Hugo...

15:38 ebru altin 6 Comments

Birçok filmin isminden yola çıkarak çok yanlış kanılara çoğu zaman varmışlığımız olmuştur herhalde. Bu yetişkin filmi, bu aşk filmi, aaa bu da çocuk filmi herhalde diye düşüncelerimiz zaman zaman da olsa havalarda uçuşarak, sonsuzluğa doğru yol almıştır büyük ihtimalle. Baştan söyleyeyim. Hugo’ya karşı çocuk filmi diye bir önyargınız varsa eğer biran önce atmanızı tavsiye ederim. Zira Martin Scorsese’nin imzasını attığı bu film çocuklara hitap etmesinden ziyade, içindeki çocuğu kaybetmemiş büyük çocuklara yönelik olarak tasarlanmış.
Tabii içerisinde herhangi bir küfür veya olumsuz herhangi bir davranış modeli bulunmamasından dolayı çocuklarınızla da rahatlıkla seyredebileceğiniz süper bir film olmuş. Brian Selznick’in “The Invention of Hugo Cabret” adlı ödüllü çocuk romanından uyarlanmış olan Hugo, tam anlamıyla bir macera filmi.

1930’larda Paris’te saat tamircisi babasıyla birlikte yaşayan ve saat tamirini babasından küçük yaşında öğrenen Hugo, babasının ölümüyle yapayalnız kalır. Hugo’dan babasına kalan tek hatıra ise, ölmeden önce bir müzenin çöplüğünden bulduğu ve tamir etmek için çaba sarfettiği automaton’dur.
Sarhoş amcası, ona tren istasyonundaki büyük saati ayarlamayı öğretir ve sonra da kayıplara karışır. Artık Hugo o kocaman saatin içinde yaşamaktadır.

Öksüz ve yetim olarak tek başına yaşadığı öğrenilirse yetimhaneye kapatılacaktır. Oysa ki onun bu hayatta bir görevi vardır. Automaton’u tamir etmek…

Bu yüzden de tüm gün saklanarak yaşar. İstasyonun içindeki belli başlı yerlerden süt ve çörek aşırarak yaşamaya çalışır.
Saatin içerisinde yaşamasından dolayı en az bir fare kadar istasyonun her bir deliğini, gizli bölmelerini bilmekte ve istasyonda ne olup bitiyorsada buradan gizlice seyretmektedir. Bir yandan automaton’unu tamir edebilmek için bir oyuncakçı dükkanından da vida, pense gibi aletler aşırmaktadır. Ta ki bir gün dükkanın sahibi onu yakalayana kadar…

Yakalanır yakalanmasına ama tüm macerada işte o noktadan sonra başlar. Sonra ne mi olur? Orası da büyük sürpriz olsun :))

Büyük bir labirentin ve dişlilerin içerisinde geçireceğimiz keyifli bir 137 dakika geçirmenizi dilerim.

PS: Filmin en hoşuma giden repliği ise şu şekildedir…
“Amacınızdan saptığınız zaman bozuk bir saatten hiçbir farkınız kalmaz.”

6 yorum :

Kürşat Başar - Başucumda Müzik

14:28 ebru altin 3 Comments

‎'Eğer hayatınızın herhangi bir an'ına gidip, orada sonsuza dek kalacaksınız deseler, yalnızca iki şeyden birini seçmek isterdim. Biri, o çocukluğun bahçesindeki ağacın dalına asılı salıncakta sallanırken... Öteki, bütün hayatım boyunca en çok sevdiğim adamla öpüştüğüm ilk gün... Herkes aşık olmanın ortak dilini bulup yazmaya çalışıyordu. Ama aslında bu kadar basitti işte: Birini öptüğünde salıncakta sallanır gibi hissediyorsan aşıksın.' Kürşat Başar - Başucumda Müzik

3 yorum :

Midnight in Paris: Paris'te Geçmiş Hiçbir Zaman Ölmez...

12:46 ebru altin 1 Comments

Paris'te Gece Yarısı, ne zamandır aklımda olan bir filmdi. Ancak araya sıkıştırdığım onca filmin arasında unutulup gittiği için bir türlü izlemeye fırsatım olmamıştı. Ta ki düne kadar...

Malum ortalık kar, buz modunda olunca en mantıklı çözüm yolu sıcacık bir evde oturup, sinema keyfi yapmak diye düşündüm. Aklıma da bir anda bu film geliverdi işte. "Paris'te Gece Yarısı", orijinal adıyla ise "Midnight in Paris"...

Dolayısıyla yaşlı kurt Woody Allen'ın sayesinde kendimi biranda Paris sokaklarında dolaşırken buluverdim. Paris'e hiç gitmeyenler için bile bu şehrin adı sihirli bir anlam taşır ve farkında olmadan sizi kendi büyüsüne çekiverir. Ne olduğunu, nasıl olduğunu bile anlamazsınız çoğu zaman...

Malum eşsiz mitoloji ve mirasıyla Paris, sokaklarının, bulvarlarının ve bahçelerinin olağanüstü güzelliği ve bu bahçelerdeki ihtişamıyla yer alan dünyanın en büyük müzeleriyle ünlü bir şehridir. Büyük siyasi ve kültürel olaylardan tutunda, efsanevi restaurant ve kafelerine kadar, tarihinin tınısı her yerden duyulur. Bu nedenle de Paris'te geçmiş hiçbir zaman ölmez ve bütün ihtişamıyla ışıldar. Hele de yağmur yağıyorsa, değmeyin keyfine. Filmin içinde de bolca geçtiği üzere Paris, yağmurda dolaşırken daha da güzel gelir insanın gözüne...

Filmin, iş amacıyla Paris'e gelen bir aileyle, sonbaharda evlenecek olan nişanlı iki gencin bu şehirde başlarına gelen ve hayatlarını değiştirecek maceralarını anlatan romantik - komedi dalında oldukça eğlenceli bir çalışma olduğunu içtenlikle söyleyebilirim.



Gil, gençken önemli bir yazar olmak isteyen ve Hollywood'da çalışan bir senaristtir. Hemingway ve Fitzgerald gibi Amerikalı yazarları idolleştirmiş ve onlar gibi bir yazar olmak istiyordur. Ancak hayatın bir noktasında Gil, o yoldan ayrılır. Senaryo yazarlığında yetenekli olduğunu fark eder ama sonunda kendisini, tatmin etmeyen bol kazançlı bir işin ve çok da rahat hissetmediği bir servetin içinde buluverir.

Tabii tüm bu sürece ait detayları çiftin ve tabii ki kız tarafının ailesinin de dahil olduğu Paris seyahati sırasında öğreniriz. Paris'te olmak Gil'in bir zamanlar sahip olduğu edebi hırslarını da doğal olarak körüklemektedir. Orada bulunduğu süre içerisinde, birçok ünlü ressamın sevgilisi ve ilham perisi olan, nefes kesici güzellikteki moda tasarımcısı Adriana ile karşılaşır. Olanlarda o noktadan sonra olmaya başlar zaten...

Geçmişte yolculuk yapıp, dönemin ünlü yazar ve ressamlarıyla vakit geçirmek, Gil'i bambaşka bir yere sürüklerken, hayatında radikal denebilecek karar almasında da etken bir faktör olacaktır elbette...

Filmin oldukça eğlenceli olduğu su götürmez bir gerçek. Hele de döneme ait yazar ve ressamlara dair küçükte olsa bir fikriniz varsa size inanılmaz keyif vereceği neredeyse garanti boyuntunda...

Hemingway'den T.S. Eliot'a, Scott ve eşi Zelda Fitzgerald'dan Cole Porter'a, Picasso'dan Man Ray'a, Luis Bunuel'den Salvador Dali'ye sayısız sanatçıyla tanışıp, Paris sokaklarında dolaşma düşüncesi size cazip geliyorsa eğer eminim ki Woody Allen'ın Oscar adaylarında en iyi film dalında adaylığı olan son filmi Midnight in Paris'i de çok seveceksinizdir...

1 yorum :

Oscar Ödüllerinde Elektronik Oylama Dönemi...

17:53 ebru altin 0 Comments

Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi, 85. Oscar ödüllerinin belirlemesinde kullanılacak elektronik oylama sistemi geliştirilmesi için bir şirketle anlaşmaya vardığını açıkladı.

Everyone Counts adlı şirket, şimdiye kadar oy pusulalarını sayıları yaklaşık 6 bine ulaşan üyelerine posta ile gönderen akademi için güvenilir ve kullanışlı bir elektronik oylama sistemi geliştirecek.

Martin Scorsese'nin Hugo adlı filminin 11 dalda, siyah beyaz The Artist filminin ise 10 dalda aday olduğu 84. Oscar Ödülleri, 26 Şubat'ta Los Angeles'daki Kodak Tiyatrosu'nda Billy Crystal'in sunuculuğunu yapacağını törenle dağıtılacak.

0 yorum :

The Help...

00:31 ebru altin 6 Comments

Gerek New York Times'ın çok satanlar listesinde birinciliği haftalarca kimseye kaptırmaması, gerekse de Hollywood yapımcılarına iyi malzeme konusu oluşturacak olmasından dolayı Kathryn Stockett'in ilk romanından beyazperdeye uyarlanan The Help, sosyal kuralları yıkan ve kendilerini tehlikeye atan gizli bir yazı projesi etrafında, sıradışı dostluk kuran 3 farklı ve olağanüstü kadının ilişkisini gözler önüne seriyor.

Bir nevi duyguların renginin olmadığını gösteriyor. İster beyaz, isterseniz de siyah olun. Önemli olan dost kalarak yaşayabilmektir diyor aslında film bizlere...

Objektif olmam gerekirse eğer filmin isminin ülkemizdeki karşılığının Duyguların Rengi olarak çevrilmesine inanılmaz sinir olmuştum. The Help eşittir Duyguların Rengi...

Açıkçası ne alaka olmuştum ilk etapta ama sonradan önyargımı ortadan kaldırıp, isminin neden böyle konulduğunu mesleki anlamda değerlendirince, kendime kabul ettirmekte pek de zorlanmadım bu ismi. Birçok filmde uygulanan yöntem bu filmde de karşımıza çıkmıştı işte. Şaşıracak veya tepki verecek birşey yok. Filmin tadını çıkart dedim, kendi kendime...
Eugenia Skeeter Phelan, Ole Miss'den yeni mezun olmuş ve bir yazar olarak çalışmak istemektedir. Jackson, Missisippi'de birlikte büyüdüğü diğer kızların aksine bir kariyer istemekte ve evli arkadaşları ve annesinin değişmeyen şaşkınlığına rağmen, evliliği ve çocukları ertelemek konusunda gayet istikrarlı davranmaktadır.

Yerel gazetede Bayan Myrna'nın temizlikte püf noktaları işini alınca en iyi arkadaşının hizmetçisi Aibileen'dan yardım ister ve kendini bir anda New York'daki bir kitap editörünün zoruyla gizli bir projeye başlarken bulur. Ortaya çıkardığı dokunaklı hikayeler ise açıkçası ilham kaynağı olur.

Aibileen Clark, hayatı boyunca Jackson, Missisippi'deki beyazların evlerinde hizmetçilik yapmıştır. İşverenlerinin 17 çocuğunu ve bir kazada kaybettiği kendi oğlunu yetiştirmiştir. Tek çocuğunun ölümüyle üzülen Aibileen, hem inancından hem de en iyi dostu Minny'den güç alır.
 Aibileen, yürekli ve saygın bir biçimde Leefolt ailesinin hizmetçisi olarak görevlerini yerine getirir. Küçük kızları Mae Mobley'ye bakar. Skeeter hayatına girince Aibileen kendini açar ve basit bir hareket büyük bir intikam riski taşısa da hayatında ilk kez hikayelerini anlatır.

Açık sözlü Minny ise Jackson, Missisippi'nin en iyi aşçısı olarak ün yapmış, 33 yaşında bir hizmetçidir. Hill Holbrook için çalışır. Ama saygısız bir hareketiyle kendini kovulmuş ve tabir-i caizse sudan çıkmış bir balık olan Celia Foote için Jackson'ın varoşlarında çalışırken bulur.

Minny, Aibileen'ın en iyi dostudur ve oğlunu kaybettikten sonra üzüntüsünü atlatmasına yardım etmiştir. Minny güçlü ve bağımsız olmasına rağmen yine de söz konusu Skeeter'ın projesi olduğunda mantıklı ve aynı zamanda makul derecede şüpheci davranır.

İnanılmaz birlikteliklerinden ise dikkat çekici bir kardeşlik doğar ve bu durum hepsine kendilerini tanımlayan sınırları aşma cesareti verir.

“The Help”, hayali bir hikaye olmasına rağmen ülkenin kültürel tarihinde en önemli dönemlerden biri olan değişim zamanları olan 1960'larda geçer ki o dönemdeki büyük bir ayıba da kanırta kanırta parmak basar.

Tate Taylor'ın yöentmenlik koltuğuna oturduğu filmin oyuncu kadrosuda oldukça zengin durumda. Viola Davis, Octavia Spencer ve Emma Stone ilk etapta aklıma gelen isimler...

Cinematografik ögeler açısından her türlü övgüyü hak eden filmi izlerken emin olun inanılmaz keyif alacaksınız. Benden söylemesi...

6 yorum :

Kadınlara Yakışmayan Erkekler...

22:30 ebru altin 0 Comments

Bu aralar nedendir bilinmez psikanaliz, bilinçaltı, ego, savunma mekanizmaları ve rüya analizleri derken psikoloji kitaplarıyla yatıp, onlarla kalkar oldum. Anlayacağınız Freud şu aralar hayatımın merkez noktasında gibi birşey :) Psikoloji eğitimi almış olsam eminim bu kadar kaynak araştırıp, okumazdım...

Hoş bu durumdan şikayetçi olduğumda söylenemez hani. İletişime ve gözleme dayalı bir işim olduğu için bu tip kavramlara hakim olabilmek sektörel açıdan önemli detaylar bizler için. Gündelik yaşamda epeyce işe yaradığıda bir gerçek, o halde sorun yok...

Aslında terapist - danışan hikayelerini okumak insana farklı ufuklar açabiliyor zaman zaman. Buz dağının görünmeyen kısmındaki dehlizlere ulaşıp, birşeylerin çözüme kavuşturulma aşaması kimi zaman şaşırttığı gibi kimi zamanda sanki sorun sizin sorununuzmuş gibi sevindirebiliyor sizi.

Mutlu sonlar her daim güzeldir ne de olsa. İlkim Öz'ün danışanlarının hayatlarından yola çıkarak kaleme aldığı terapist hikayeleri bu sefer "Kadınlara Yakışmayan Erkekler" isimli kitapta toparlanarak, değerlendirilmiş.

Kurgu değil, hayal değil. Tamamen yaşamın gerçekliğinden alınıp, okurlara sunulmuş gerçek yaşam öyküleri her biri...

Bu kitabında da İlkim Öz, psikoterapilerindeki kadınları, erkekleri ve sıradışı evlilikleri sıcacık üslubu ile kelimelere döküyor. Psikoloji kitaplarına az buçuk ilginiz varsa eğer yine elinizden düşüremeyeceğiniz bir kitap olacak "Kadınlara Yakışmayan Erkekler"

0 yorum :

Heyooo Çekilişimiz Sonuçlandı :)))

20:01 ebru altin 2 Comments

Yoğun ötesi bir gün daha geride kaldı nihayet. Eve dönüş yolunda tipiden önümü mü göreyim yoksa soğuktan yaşaran gözlerimi mi sileyim modunda absürt bir gün geçirdikten sonra kendimi eve atabildim, çok şükür. Sıcacık bir evde, içimi ısıtan tarçın, karanfil karışımı çayımdan yudumlayıp, ısınmaya çalıştığım şu dakikalarda birşey daha yaptım ve Erdal Demirkıran'a ait kitapların yeni sahiplerini de belirleyiverdim...

Bilmem kaçıncı noter eşliğinde bu çekilişi yapmak, konfetileri patlatmak falan isterdim ama imkanlar sadece bunlarla sınırlı :)) Siz hayal edin, hayali de güzel ve eğlenceli nasılsa. Gelelim büyük an'a...

Hey hey size sesleniyorum cangız ve deliırmakcadısı... Erdal Demirkıran'a ait kitaplardan;

Parayı Bulduğum An Alayını - Cangz
Ben Dünyanın En Akıllı İnsanıyım ise deliırmakcadısı'nın oldu. Umarım beğenerek okursunuz kızlar...

NOT: Cangz adres bilgilerini ebrualtin@gmail.com adresine gönderirsen kargonu haftabaşı göndermiş olurum. Sevgiler...

2 yorum :

Körfezde yeni yeni yeniden...

19:26 ebru altin 0 Comments

12. Uluslararası İzmir Film Festivali, 21 - 28 Nisan 2012 tarihleri arasında körfezde yeniden sinema rüzgarları estirecek.

Köklü tarihsel geçmişi, kültürel mozaiği ve farklı kültürleri birarada barındıran yapısıyla tanınan İzmir, sinema dünyasını yeniden ağırlayacak.

1989 - 2000 yılları arasında "Uluslararası İzmir Film Festivali" olarak düzenlenen ve İzmir'in sinema alanında önemli bir açığını kapatan etkinlik; Başbakanlık Tanıtma Fonu, Kültür ve Turizm Bakanlığı, İZmir Kalkınma Ajansı destekleri ve İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı ve Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü işbirliğiyle 11 yıl sonra yeniden hayata geçirilecek.

Program kapsamında ulusal uzun metraj film yarışması, kısa film ödülleri, dünya sineması örnekleri, yurtdışında üniversitelerle sinema çalışmaları, atölyeler, sergiler ve söyleşiler yer alacak.

0 yorum :

Oscar'a Doğru...

16:50 ebru altin 2 Comments

Sinemaseverlerin merakla beklediği 84. Oscar Ödül töreni adayları, Tom Sherak ve Jennifer Lawrence’in sunumuyla açıklandı.

Martin Scorsese’nin “Hugo” adlı filmi, “En İyi Film” dahil 11 dalda aday gösterilirken, “The Artist” 10 dalda aday oldu.

Tam 16 kez Oscar’a aday gösterilerek bu alanda kırılması zor bir rekora sahip olan aktrist Meryl Streep, İngiltere’nin eski başbakanı Margereth Thatcher’in hayatından bir kesiti oynadığı “Demir Lady” ile bir kez daha aday gösterildi.

Sinema dünyasının en prestijli ödülleri, 26 Şubat'ta Los Angeles'taki Kodak Tiyatrosu’nda Billy Crystal'in sunuculuğunu yapacağı törenle sahiplerini bulacak.

En İyi Film
War Horse
Artist
Moneyball
The Tree of Life
Midnight in Paris
The Help
Hugo
The Descendants
Extremely Loud and Incredibly Close

En İyi Yönetmen
Wood Allen ''Midnight in Paris''
Alexander Payne ''The Descendants''
Martin Scorsese ''Hugo''
Michel Hazanavicius ''The Artist''
Terrence Mallick ''The Tree of Life''

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Kenneth Branagh ''My Week With Marilyn''
Jonah Hill ''Moneyball'
Nick Nolte ''Warrior''
Christopher Plummer ''Beginners''
Max von Sydow ''Extremely Loud and Incredibly Close''

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Berenice Bejo ''The Artist'
Jessiaca Chastain ''The Help''
Melissa McCarthy ''Bridesmaids''
Janet McTeer ''Albert Nobbs''
Octavia Spencer ''The Help''

En İyi Animasyon Film
"A Cat in Paris" Alain Gagnol and Jean-Loup Felicioli
"Chico & Rita" Fernando Trueba and Javier Mariscal
"Kung Fu Panda 2" Jennifer Yuh Nelson
"Puss in Boots" Chris Miller
"Rango" Gore Verbinski

En İyi Yabancı Film
"Bullhead" Belçika
"Footnote" İsrail
"In Darkness" Polonya
"Monsieur Lazhar" Canada
"A Separation" İran

En İyi Orijinal Senaryo
The Artist - Michel Hazanavicius
Bridesmaids - Kristen Wiig, Annie Mumolo
Margin Call - J.C. Chandor
Midnight in Paris - Woody Allen
Bir Ayrılık - Asghar Farhadi

En İyi Uyarlama Senaryo
The Descendants - Alexander Payne, Nat Faxon, Jim Rash
Hugo - John Logan
The Ides of March - George Clooney, Grant Heslov, Beau Willimon
Moneyball - Steven Zaillian, Aaron Sorkin, Stan Chervin
Tinker Tailor Soldier Spy - Bridget O'Connor, Peter Straughan

En İyi Görüntü Yönetmeni
The Artist - Guillaume Schiffman
The Girl with the Dragon Tattoo - Jeff Cronenweth
Hugo - Robert Richardson
The Tree of Life - Emmanuel Lubezki
War Horse - Janusz Kaminski

En İyi Kurgu
The Artist - Anne-Sophie Bion, Michel Hazanavicius
The Descendants - Kevin Tent
The Girl with the Dragon Tattoo - Angus Wall, Kirk Baxter
Hugo - Thelma Schoonmaker
Moneyball - Christopher Tellefsen

En İyi Sanat Yönetimi
The Artist - Laurence Bennett, Gregory S. Hooper
Harry Potter and the Deathly Hallows: Part 2 - Stuart Craig, Stephenie McMillan
Hugo - Dante Ferretti, Francesca Lo Schiavo
Midnight in Paris - Anne Seibel, Hélène Dubreuil
War Horse - Rick Carter, Lee Sandales

En İyi Kostüm Tasarımı
Anonymous - Lisy Christl
The Artist - Mark Bridges
Hugo: Sandy Powell
Jane Eyre - Michael O'Connor
W.E. - Arianne Phillips

En İyi Orijinal Müzik
The Adventures of Tintin
The Artist
Hugo
Tinker Tailor Soldier Spy
War Horse

En İyi Belgesel
"Hell and Back Again"
"If a Tree Falls: A Story of the Earth Liberation Front"
"Paradise Lost 3: Purgatory"
"Pina"
"Undefeated"

En İyi Belgesel (Kısa)
The Barber of Birmingham
God is the Bigger Elvis
Incident in New Baghdad
Saving Face
The Tsunami and the Cherry Blossom

En İyi Kısa Film
Pentecost
Raju
The Shore
Time Freak
Tuba Atlantic

En İyi Kısa (Animasyon)
Dimanche/Sunday
The Fantastic Flying Books of Mr. Morris Lessmore
La Luna
A Morning Stroll
Wild Life

En İyi Müzik
The Artist
The Adventures of Tintin
War Horse
Hugo
Tinker Tailor Soldier Spy

En İyi Şarkı
Man or Muppet ''The Muppets''
Real in Rio ''Rio

En İyi Sanat Yönetimi
The Artist
Harry Potter and the Deathly Hallows Part 2
Hugo
War Horse

En İyi Kostüm
Anonymous
The Artist
Hugo
Jane Eyre
W.E.

En İyi Makyaj
Albert Nobbs
Harry Potter and the Deathly Hallows Part 2
The Iron Lady

En İyi Görsel Efekt
Harry Potter and the Deathly Hallows Part 2
Hugo
Real Steel
Rise of the Planet of the Apes
Transformers: Dark of the Moon

En İyi Ses Kurgusu
Drive
The Girl With The Dragon Tattoo
Hugo
Transformers: Dark of the Moon
War Horse

En İyi Ses Miksajı
The Girl With The Dragon Tattoo
Hugo
Moneyball
Transformers: Dark of the Moon
War Horse

2 yorum :

Kadınlar Neden Evlenir?

20:39 ebru altin 5 Comments

Malum geçtiğimiz günlerde Erkekler Neden Evlenir diye sormuş ve bu isimden yola çıkarak 5 erkeğin terapi hikayelerinin toplandığı kitaptan bahsetmiştim. Bugünde tam tersi açıdan olayları ele alıyoruz. Yani diyoruz ki Kadınlar Neden Evlenir? Yine 5 kadın danışan ve yine terapist öykülerinden oluşan bir kitap…

Hayatı, erkekleri, cinsel kimliklerini, cinselliklerinin sınırlarını, ilişkilerini ve evliliklerini terapilerde sorgulayan bu kadınları okurken eminim sizde kendinizden duygular, benzer yaşanmışlıklar, sevinçler ve hüzünler bulacaksınız.

Kimbilir belki de iç dünyanızda ilişkilerinizde yada evliliğinizde karanlığa yatırdığınız ve asla bakmaya cesaret edemediğiniz bilinmezliklerimizin anahtarını keşfedeceksiniz.

5 yorum :

3. Altın Kestane Ödülleri

16:32 ebru altin 0 Comments

İnternette yayın yapan sinema dergisi Arka Pencere tarafından düzenlenen geleneksel Altın Kestane Ödülleri’nin 3.sü önümüzdeki günlerde belirlenecek.

2011 yılı boyunca sinemalarımızda ticari gösterime giren yerli yapımlar arasındaki “En Fenalar” ve sinema sanatına, sinemacılara, sinema mekanlarına yönelik “En Fena Davranış ve Sözler” değerlendirilip, kazananlara "Altın Kestane Ödülü" verilecek.

Bu yıl da altı kategoride dağıtılacak olan ödüller için önerilen film ve şahsiyetler, yalnızca hatırlatma amaçlı belirlenecek. Aynı zamanda her kategoride, belirtilenler dışında da aday gösterilebilecek.

En Fena Film
Ağır Abi
Ay Büyürken Uyuyamam
Bendeyar
Hop Dedik: Deli Dumrul
Karadededeler Olayı
Kutsal Damacana: Dracoola
Mavi Pansiyon
Mühürlü Köşk
Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak
Sümela’nın Şifresi: Temel
Şov Bizınıs

En Fena Yönetmen
Joel Leang (Bendeyar)
Oğuz Yalçın (Hop Dedik: Deli Dumrul)
Ömer Vargı (Anadolu Kartalları)
Nezih Ünen (Mavi Pansiyon)
Şerif Gören (Ay Büyürken Uyuyamam)

En Fena Kadın Oyuncu Performansı
Claudia Cardinale (Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak)
Fadik Sevin Atasoy (Mavi Pansiyon)
Lale Mansur (Misafir)
Hande Subaşı (Anadolu Kartalları)
Özge Ulusoy (Kutsal Damacana: Dracoola)
Zeynep Beşerler (Şov Bizınıs, Mavi Pansiyon)

En Fena Erkek Oyuncu Performansı
Ersin Bozkurt (Kutsal Damacana: Dracoola)
Fırat Tanış (Ay Büyürken Uyuyamam)
Müslüm Gürses (Ağır Abi)
Müslüm Gürses (Şov Bizınıs)
Yalçın Dümer (Kir)
Yaşar Alptekin (Bendeyar)

Alarm Zili Ödülü
Fırat Tanış (Ay Büyürken Uyuyamam)
İsmail Hacıoğlu (Sinyora Enrica ile İtalyan Olmak)
Şerif Gören (Ay Büyürken Uyuyamam)

Altın Çıngırak Ödülü
Engin Altan Düzyatan - Şirin Sever: (Sinema eleştirmenlerini “Bla bla bla… Fa fa fa…” yapmakla ve 10 trilyonu bir arada görmemekle suçladıkları için)

Büyük Jüri Özel Ödülü
Hıncal Uluç (Emek Sineması’nın yıkılmasına hararetle destek verdiği ve “Bir Zamanlar Anadolu’da”yı seyrederken elmayla birlikte yuvarlandığı için)

0 yorum :

Gece Gezgini...

13:15 ebru altin 2 Comments

Ezelden beri hep merak etmişimdir. Yoğun bakımda olan bir insan ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide neler görür acaba diye… Şu ana kadar net cevaplar alamamakla birlikte Hollywood yapımcılarının da bir süredir bu sorunun peşinde olduğunu çok iyi biliyorum. Herkesin ilgisini çeken ama 2 bilinmeyenli denklem misali arz-ı endam eden bir süreçten ibaret bu durum.

Kaldı ki 2 bilinmeyenli denklemin her daim bir çözümü yine vardır ama bu durumun böyle bir olasılığı dahi yok. En azından şimdilik…

Zira dün itibariyle başlayıp, bitirdiğim kitabın yazarı da bu gerçekliğe kafayı takmış olsa gerek ki, hikayesinin kurgusunu böyle bir olayın içine yerleştirerek, satırlara dökmüş. Ne yalan söyleyeyim ortaya da fantastik bir şey çıkmış.

Işığıyla şifa veren anlamına gelen Orpheus’un hikayesini biliyor musun bilmiyorum ama Pisagor ve Platon gibi birçok inisiyenin yararlandığı Orfe’nin öğretisi, diğer ezoterik ekollerde de görüldüğü gibi sürekli olarak tekrar doğuş ilkesini esas almaktaydı. Amaç, insanın semavi yanına zıtlık gösteren, Titanlarla simgelenen dünyevi, maddi tutkuları, nefsani arzuları yenerek kurtuluşa varmaktı. Bir nevi tekamülünü tamamlaması durumuydu…

Tabii inisiyatik öğretisinde kullandığı belli başlı sembolleri de vardı. Bunlardan bazıları Eurydike, Aether, yeraltına iniş, organlara ayrılma, iki yılanlı asa, Apollon, Küre, Lethe Çeşmesi, Mnemosyne Çeşmesi, kozmik yumurta, süt, şarap, yay, yılan ve gnöthi scauton yani kendini bil ilkesi…

Bu saydığım sembollerin birçoğu Gece Gezgini isimli kitapta adı sıklıkla geçen kavramlardan bazıları. Anlayacağınız hep birlikte günümüzden çok uzaklara, mitolojik evreye, oradan da tekrar günümüze uzanan bir yolculuk yapacağız. O halde yolculuğumuza başlayabiliriz demektir.

Kitap bir kaza sahnesiyle açılışını yapıyor. 14 yaşındaki Jack Perdu, Ovid’in Metamorfoz kitabına gömülerek yürüdüğü sırada kendisine doğru gelen bir arabanın varlığından bile habersizdir. Neler olduğunu bile anlayacak vakti olmadığı için kendisini yerde bulur. Derin bir uyku süreci içerisindeyken galerinin kolonundan kendisine seslenen birisini duyar. Euri’nin fısıltıları…

Karşınızda 61. peron der Euri, kilitli kapıyı gösterirken… Fakat Jack kapıya bakmıyordur, burası nereye gidiyor diye aşağıya inen merdivenleri işaret ederken. Merdivenlere yaklaşan Jack aşağıya doğru bakar. Hatırladığı kadarıyla turist rehberi sadece iki kat olduğunu söylemiştir.

“O turist turu… Ben sana sadece gerçek bir tur veriyorum”, der Euri. Dokuz kat var! Jack birden rüyasında New York’un altında dokuz kat olduğunu söyleyen hemşireyi hatırlar. Dokuz mu diyerek Euri’ye bakar ama Euri kollarını göğsünde birleştirerek gözlerini sadece ona diker ve emin ol, orada apayrı bir dünya var, der.

Jack rüyada olup olmadığını kontrol etmek için kendi kolunu çimdikler. Arkasındaki kırmızı yarım ay şekillerine bakar, o anda bir şey olur ve mucize şekilde başından geçen kaza aklına gelir.

Euri’yle birlikte, çözüme kavuşturacağı, bulması gelen bir annesi vardır ne de olsa… Çözüme kavuşturmayı başardılarsa bile bu hangi aralıkta oluyor dersiniz? Jack’te Euri ve annesi gibi ölmüş müdür yoksa… Tüm bunların çözümü mü? O da Orpheus’da saklı işte, okuyup, kendinizin görmesi lazım :)

Mitolojik hikayelerle harmanlanmış ve Goa Yayınları’ndan çıkan Gece Gezgini isimli kitabı okurken eminim çok keyif alacaksınızdır. Benim tek şikayetim kitabın hepi topu 176 sayfadan ibaret olmasıydı. Keşke biraz daha uzun olsaymış.

PS: Bakmayın siz benim bu şekilde konuştuğuma… Okumaya doyamadığımdandır sitemim :)

2 yorum :

Meleklerden Hediyelerim Var :))

19:59 ebru altin 50 Comments

Meleklerinizin mucizelerine şahit olmaya başladınız mı bilemiyorum ama ben her zaman olmamakla birlikte ipuçlarımı almaya devam ediyorum. Sizdeki durumu da merak etmedim değil hani.

Şimdi sen durduk yere birşeyi sormazsın. Dilinin altındaki baklayı çıkart dediğinizi duyar gibiyim. Ehh o nedenle de dilimin altındaki baklayı çıkartayım diyorum, ne dersiniz?

O halde sıkı durun... İzlenimlerin Derinliği'nde daha önce 2 farklı zamanda Meleklerle Yaşamak kitabını hatırlayacağınız üzere hediye etmiştim. Ve... Şimdi bir kez daha blogdan şanslı iki kişiye bu kitabı hediye edeceğimi duyurmak istiyorum. Peki sadece bu kadar mı? Elbette ki hayır :)) 2 kitabın yanına bir adette melek ajandası ekliyorum. Anlayacağınız o ki bir şanslı kişi de Melek ajandasının sahibi olacak. Benden söylemesi ajanda çok güzel, her aya bir meleğin mesajıyla başlıyorsunuz ki daha ne olsun, değil mi ama :)

Yapacaklarınız ise malum... Hala blogumun izleyicisi olmadıysanız öncelikle blogumun izleyicisi olacaksınız.

Blogunuz varsa ve duyurursanız +1 çekiliş hakkı, twitter veya facebookta duyurursanız yine +1 çekiliş hakkı kazanarak, şansınızı arttıracaksınız. Yapacağınız yorumlara vereceğiniz linkleri ekleyip, kitabı mı yoksa ajandayı mı istediğinizi belirttikten sonra, adınızı soyadınızı ve size ulaşabileceğim bir e-mail adresini özellikle yazıp, beklemeye geçeceksiniz. Sonrası malum :)) Konfetiler eşliğinde şanlı kişileri blog alemine duyuracağız.

23 Şubat Perşembe, saat 18.00'a kadar çekilişe katılabilirsiniz. Evet, şimdi mucize isteyenler ve bu kitap veya ajanda benim olmalı diyenleri görelim :) Parmaklar birer ikişer kalksın lütfen :)) Ve son olarak şansınız bol olsun :)))

50 yorum :

Erkekler Neden Evlenir?

19:30 ebru altin 4 Comments

Sorumuz oldukça basit: Erkekler Neden Evlenir? Verilecek cevaplar eminim ki anlam karmaşasıyla dolu erkekler açısından kimbilir belki de beğenilecek veya tasvip edilecek şeylerden ibaret olmaz.

Aslında bu kitapta size yol gösterici, ipucu olacak birtakım şeyleri bulamayacaksınız. Şaşırdınız mı yoksa? Hiç şaşırmayın, zira bu kitapta anlatılanlar, altı erkeğin terapi öykülerinden ibaret detaylardan ibaret.

Kaygıları, takıntıları, sorgulamaları, neşeleri, hüzünleri, hayal kırıklıkları ve umutlarıyla yüreklerini önce İlkim hanıma (İlkim Öz) sonrasında ise İlkim hanım aracılığıyla bizlere açan bu erkekler, aslında yaşamlarını paylaştılar bizlerle.

Tek başlarına başlayan terapilere zamanla eşleri de dahil oldu. Yani kadınlar olmadan yine olmadı :) Eşleri o noktada onları tanımlamaya çalışırlarken, onlarda kendi çıkmazlarından kurtulmaya çalıştılar.

Kitabın sayfalarında gezinirken özellikle beğendiğim bir satırı sizinle paylaşmak istiyorum. Ben çok beğendim, bakalım siz nasıl bulacaksınız?

"Aslında herkesin penceresinin ardı boş. Her birimiz o boşluğu kendi bakış açımızla dolduruyoruz. Her birimiz pencerenin ardına farklı resimler yapıyoruz. Ve her birimiz kendi yaptığımız resmin içine her sabah uyanıyor, resmi yeniden ve yeniden yapıyoruz. İster canlı renklerle, ister gri ve siyah tonlarında. Ama her gün yeniden ve yeniden..."

Erkekler Neden Evlenir
Yazan: İlkim Öz Tan

4 yorum :

Üstü Her Daim Örtülen Bir Gerçek: Zenne

12:51 ebru altin 3 Comments

Zenne'nin ismini ilk kez geçtiğimiz Kasım ayında Ankara'da gerçekleştirilen Kuir Fest Festivali olan Pembe Hayat'ta duymuştum. Ardından ise malum film, Altın Portakal'a damgasını vurmuş, izleyicilerin ayakta alkışladığı bir çalışma olmuştu.

Son zamanlarda adından sıklıkla bahsettiğimiz Zenne, bildiğiniz üzere geçtiğimiz hafta gösterime girdi. Dolayısıyla festival kapsamında seyretmeyenlerin de büyük bir ilgisiyle karşılaştı.

Açıkçası basın gösteriminin yapıldığı gün başka bir programımın olmuş olmasından dolayı filmi, en kısa zamanda gidip, izlenecekler arasında olarak belirleyerek, ajandama not almıştım.

Düne kadar da sürekli bir aksilikle karşılaştığım için seyredemedim. Ama dün tüm engelleri aşıp, kendimi sinemaya attım.

Öncelikle filmi izlediğim salon her ne kadar küçük olsa da, salonun yaklaşık yüzde 95oranında bir doluluk durumunun sözkonusu olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Ne yalan söyleyeyim uzun zamandan sonra ilk defa böyle bir tabloyla karşılaştığımı da içtenlikle söyleyebilirim.



İki genç sinemacı adayı M. Caner Alper ve Mehmet Binay tarafından beyazperdeye aktarılan filmin konusu, eşcinselliği ortaya çıkınca babası tarafından öldürülen Ahmet Yıldız'ın öyküsünden yola çıkıyor. Tamamen gerçek bir hikayeden beyazperdeye uyarlanan bir çalışma anlayacağınız...

Perdeden yansıyan 3 arkadaş ve birbirine benzemekle birlikte 3 farklı yaşam öyküsüydü aslında anlatılan. Ve tabii ki olmazsa olmaz ailelerin bu özel durumlara karşı olan yaklaşımlarıydı sözkonusu olan!

Doğulu muhafazakar bir ailenin çocuğu olan Ahmet, cinsel kimliğini saklamadan zennelik yapan Can ve Alman fotoğrafçı Daniel'in İstanbul'da kesişen dostluk hikayesi vardı aslında karşımızda.



Aslında filmin başından itibaren Zenne'yi bir Alman olan Daniel'in gözünden, onun görsel dünyasından izliyoruz bir nevi. Afganistan'da trajik bir olay yaşayan Daniel'in gözü, daha çok İstanbul'da oryantalist izler bulmak ve onları kayda geçirmek. Bu noktada da yolu önce Zennelik yapan Can ile ardından ise Urfalı bir ailenin birçok beklenti yüklediği oğlu Ahmet ile kesişiyor. Sonrası malum...

Toparlayacak olursam eğer filmin sonundaki gözyaşları bir ajitasyonun sonucu değil, mevcut hayatın acımasızlığına karşı akıtılan bir - iki damla sadece... Siz buna ister tezahür deyin, isterseniz de başka birşey. Karar size kalmış.

3 yorum :

Ejderha Dövmeli Kız...

11:54 ebru altin 4 Comments

Sinemaya gidene kadar ki süre içerisinde aslında aklımda Zenne'yi izleme düşüncesi vardı. Ama neye niyet neye kısmet misali, bana uyan seansı kaçırınca mecbur kendimi David Fincher'ın yönetmenliğini yaptığı Ejderha Dövmeli Kız isimli filmde buldum.

Malum Ejderha Dövmeli Kız, uzun bir süre herkesin elinden düşmeyen ve övgüyle bahsedilen kitaplardan birisi niteliğindeydi. Açıkçası o dönemde kitabı okumadığım için kafamda filme dair bir beklenti olmadan geçip, yerime oturdum. Reklam ve trailer geçişi sonrasında muhteşem denebilecek bir jenerikle filmimiz de açılışını gerçekleştirmiş oldu. Dediğim gibi filmin jeneriği tek kelimeyle harikaydı.

Siyah bir yağ, devamlı biçim değiştiren insan suratları ve çiçekler arka fonda çalan müzikle birleşip, aslında bir nevi birazdan izleyeceğimiz Lisbeth Salander karakterinin iç dünyası hakkında bize fikir veriyor gibi duruyordu. Yada en azından bende öyle bir etki bıraktı, bilemiyorum.

İsveç'te yayınlanan Milenyum dergisinin başarılı yazarlarından Mikael Blomkvist, Hans - Erik Wennerström adlı bir CEO hakkında hazırladığı dosyadan dolayı iddialarını kanıtlayamadığı için tazminat cezasına çarptırılır.

İsveç'in zengin endüstri patronları arasında yer alan Henrik Vanger ise çok sevdiği ve uzun zamandır kayıp olan yeğeni Harriet'in ortadan kaybolmasının ardındaki gerçeği aydınlatması için gazeteci Blomkvist'i görevlendirir.



Normal şartlarda asılsız iddiadan dolayı başı dertte olan gazeteci, yeğeninin ölümünden muhtemelen sorumlu olan ailenin malikanesine doğru, kar buz demeden yola çıkar. Bu sırada Milton Güvenlik adına çalışan sıradışı hacker Lisbeth Salander'da Blomkvist'in geçmişini araştırmakla görevlendirilir.



Ve tabii ki olmazsa olmaz mutlak son biranda gerçekleşir ve bu ikilinin yolları bizi pek de şaşırtmadan kesişme raddesine gelir. Dolayısıyla film de, o noktadan sonra hareketlenmeye başlar.

Bugüne kadar çektiği filmlerin bir çoğunda kutsal kitap ve seri katili bulma temasını ele alan David Fincher'ın insanda tedirgin edici bir intiba bıraktığı tarzını beğeniyorsanız eğer, tabii bir de kitabı okumadıysanız eminim keyif alarak izleyeceğiniz bir film olacaktır.

Ps: Daha önceleri beyazperdeye uyarlanan filmlerin kitaplarını okuyup, öyle izlemiş olurdum. Bu sefer tam tersini yaptım. Filmi önceden seyrettim, kitabı da bu yakınlarda oturup okuyacağım. Bakalım nasıl bir imge yaratacağım hayal dünyamda, merak ettim :))

Ps 1: Ayrıca bu film, tam olarak hatırlayamıyorum ama daha önce çevrilmiş ve büyük bir kesimden de olumlu eleştiriler almıştı. Ben Fincher'ın tekrardan yapma ihtiyacı duyduğu filmi seyrettim. Hazır hafızamda daha tazeyken İsveçli yönetmenin uyarlamasını da izlemek istiyorum. Bakalım arada nasıl benzerlikler ve farklılıklar var...

4 yorum :

Oğluma Bir Haller Oldu Oyununu Bakın Kim İzleyecekmiş...

10:55 ebru altin 3 Comments

21 Ocak Cumartesi akşamı saat 20.30'da Profilo Kültür Merkezi'nde sahnelenecek "Oğluma Bir Haller Oldu" oyunu için şanslı bir kişiyi gözümüz arıyordu ya hani, yaşasın o kişiyi bulduk nihayet :)) Kim mi? O şanslı kişi Ebru ile Mutlu Anlar blogunun sahibi sevgili adaşım Ebru tabii ki... Umarım gitmesine engel olacak herhangi bir şey yoktur da oyunu gidip, izleyebilir... Şimdiden kendisine keyifli vakitler geçirmesini dilerim :))

Sevgili Ebru, oyunu izledikten sonra yorumlarını bizlerle paylaşırsa çok memnun oluruz doğrusu... Olur muyuz? Oluruz, oluruz :))

3 yorum :

Parayı Bulduğum An Alayını...

22:07 ebru altin 12 Comments

İtiraf edeyim o kadar kitap okuyorum. Böylesini ilk defa gördüm. Kitabı jelatininden çıkartıp, büyük bir heyecanla ilk sayfasını açtığımda şok şok şok… Ters baskı, rezalet! Hemen ters çevirdim tabii... :)

Bu seferde şöyle bir notla karşılaştım. "Bu kitap, okumayı kolaylaştıran ve cümleleri canlandıran 3B adını verdiğimiz yeni bir teknikle hazırlandı. Okurken diyaloglarda karşılaşacağınız koyu siyah yazılar baskın, gri yazılar ise fısıltı yada düşük sesleri ifade eder. Bunun yanı sıra harf araları açık olan kelimeler yavaş, harf araları sıkışık olanlar ise hızlı konuşmaları ifade eder. Zaman zaman koyudan açığa, zaman zaman da açıktan koyuya doğru kademeli olarak giden kelime yada cümlelerle de karşılabilirsiniz. Bunlar konuşmanın seyrine, sesin duyulmasına yada duyurulmasına göre hesaplanmış 3B uygulamalarıdır."

Dediğim gibi hemen hemen tüm yayınevlerinden çıkan kitapları elimden geldiğince takip etmeye çalışırım. Böylesine daha önce gerçekten hiç rastlamadım. Hoşuma gitti mi? Yada beni etkiledi mi? Açıkçası değişik gelmekle birlikte etkilediğini söyleyemeyeceğim. Çünkü beni ilgilendiren kısmı hikayenin kurgusu ve anlatımıydı.

Diğer detaylar açıkçası beni o kadar da alakadar etmiyordu yani. Bu benim şahsi düşüncemdir ama bu uygulamanın birçok kişinin beğenisine hitap edeceğinden de eminim.

Romanımızın kahramanı Valmir isminde, 29 yaşında bir genç… Bir sabah uyandığında bedeninin tepeden tırnağa masmavi olduğunu fark eden Valmir, neye uğradığını şaşırır ve bundan kurtulmak için derhal harekete geçer. Hastaneye gitmek aklına gelen ilk çözümdür ancak doktor tıbben yapılabilecek hiçbir şeyin olmadığını, saçlarını siyaha boyamasının, durumu biraz da olsa hafifleteceğini söyleyince çaresiz bir şekilde berbere gitmek durumunda kalır. Valmir'in hayatı burada rastladığı adamdan aldığı ilginç teklifle biranda değişir.

Bu değişim olumlu anlamda mı yoksa olumsuz anlamda mı olur, bakın işte bu konuda bir şey söylemek istemiyorum. Okuyup, bizzat kendiniz görün :)

Bu arada kitap dışarıdan bakıldığında bir roman gibi gözükse de bende bir düşünce kitabı çağrışımı yaptı doğrusu. Kitap, felsefi açıdan insanlara ön yargıyla yaklaşmanın sonuçlarını farklı bir şekilde gözler önüne sererken, paranın gücünü de çok net bir şekilde okuyucuya gösteriyor.

Kitapta özellikle iki paragrafda yer alan satırlar inanılmaz ilgimi çekti. Bunlardan bir tanesini sizlerle paylaşmak istiyorum. Bakın yazar ne demiş o satırlarda…

“İlk yaratıldığımız gün gibi koruyamadık kendimizi. Buzulu kurtaralım, havayı temizleyelim, suyu bitirmeyelim derken kendimizi kaybettik, ruhumuzu kirlettik ve insanlığımızı tükettik. Oysa insan sadece kendini korumayı başarsaydı olacaktı ve diğerlerine gerek kalmayacaktı ve de her gününü 181.kattaki gibi yaşayacaktı. Burayı sakın unutma Mavi Adam…”

O 181. kat nasıl bir yer mi? Bunu öğrenmesi de size kalmış. 181. Katın tadını doyasıya çıkartmanız dileğiyle… :))

PARAYI BULDUĞUM AN ALAYINI
Yazan: Erdal Demirkıran

12 yorum :

Altın Küre'nin En İyisi "Descendants" Oldu...

19:15 ebru altin 1 Comments

2012 Altın Küre (Golden Globe) Film ve Televizyon Ödülleri Beverly Hills'de düzenlenen görkemli törenle sahiplerini buldu. Usta komedyen Ricky Gervais'in sunduğu gece, klasikleşen Kırmızı Halı seremonisi ile başladı.













Sinema dünyasının en büyük ödülü olan Oscar'ların da öncüsü olarak kabul edilen 69. Altın Küre Ödülleri'nde En İyi Film Ödülü’nü Senden Bana Kalan (The Descendants) kazanırken, En İyi Erkek Oyuncu da filmin başrol oyuncusu George Clooney’nin oldu. Film, eşini kaybeden toprak sahibi zengin bir babanın kızlarıyla ilişkisini konu alıyor.














En İyi Kadın Oyuncu Ödülü ise beklendiği gibi Demir Leydi’deki (The Iron Lady) rolüyle Meryl Streep’in oldu. Bu ödülle Streep 8. kez Altın Küre kazanmış oldu. Yabancı dilde En İyi Film Ödülü’nü ise İran yapımı Asgar Ferhadi’nin filmi Bir Ayrılık (A Separation) aldı.














Komedi-Müzikal dalında ise beklendiği gibi Artist (The Artist) En İyi Film seçildi. Fransa yapımı film, 1920'lerin Hollywood'unu anlatıyor. Film, sinema sanatının sessiz dönemine bir saygı duruşu niteliğinde diyalogsuz, sessiz, siyah-beyaz ve saniyede 22 kare ile çekildi.














Filmin başrol oyuncusu Jean Dujardin'e de, George Valentin performansı ile En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazandı. Dujardin, Cannes Film Festivali'nde de En İyi Erkek Oyuncu Ödülü’nü kazanmıştı.

Komedi-Müzikal dalında En İyi Kadın Oyuncu ise Marilyn ile Bir Hafta’daki (My Week with Marilyn) rolüyle Michelle Williams seçildi.















Gecenin en anlamlı ödüllerinden Cecil B. DeMille Ödülü ise usta oyuncu Morgan Freeman'a verildi. Freeman'ın ödülünün sunumunu yaşayan en büyük oyunculardan Sidney Poitier ve Helen Mirren yaptı.

Gecenin Türkiye için sürprizi ise Meltem Cumbul'du. Uluslararası yıldız ünvanıyla sunum yapan Cumbul, seyirciyi Türkçe selamladı, barış mesajı verdi ve zafer işareti yapıp "Yurtta Barış, Cihanda Barış" mesajını vererek konuşmasını bitirip sahneden ayrıldı.

69. Altın Küre Film Ödülleri’nin Tam Listesi

En İyi Film: The Descendants (Senden Bana Kalan)
En İyi Yönetmen: Martin Scorsese (Hugo)
En İyi Erkek Oyuncu (Drama): George Clooney (Senden Bana Kalan - The Descendants)
En İyi Kadın Oyuncu (Drama): Meryl Streep (Demir Leydi - The Iron Lady)
En İyi Film (Müzikal veya Komedi): Artist (The Artist)
En İyi Erkek Oyuncu (Müzikal veya Komedi): Jean Dujardin (Artist - The Artist)
En İyi Kadın Oyuncu (Müzikal veya Komedi): Michelle Williams (Marilyn ile Bir Hafta -My Week With Marilyn)
En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: Christopher Plummer (Beginners)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: Octavia Spencer (Duyguların Rengi - The Help)
En İyi Senaryo: Woody Allen (Paris’te Gece Yarısı - Midnight in Paris)
En İyi Yabancı Dilde Film: Bir Ayrılık (A Separation) / İran
En İyi Animasyon: Tenten’in Maceraları (The Adventures of Tintin)
En İyi Film Müziği:Ludovic Bource (Artist - The Artist)
En İyi Şarkı: Madonna - W.E.

1 yorum :

Biri Hediye Kitap mı Dedi :))

18:06 ebru altin 34 Comments

Malum bugün yeni kitaplarımız sahiplerini buldu. Yeni bitirdiğim kitap da blogdaki yerini aldığına göre geriye yapılacak tek şey kalıyor demektir. O da İzlenimlerin Derinliği'nden vereceğim yeni kitapların duyurusunu yapmak olsa gerek...

Evet, evet yanlış duymadınız... Bugün itibariyle yeni hediye kitap furyasını başlatmış bulunmaktayım. Sözkonusu kitaplarımız Erdal Demirkıran'ın kaleme aldığı Ben Dünyanın En Akıllı İnsanıyım ve Parayı Bulduğum An Alayını.... isimli kitaplardır.




















Yine iki kitap, iki farklı kişiye gidecek, bilginiz olsun. Yapacağınız şeyler malum... Blogu hala izlemeye almadıysanız öncelikle tık tık yapmak suretiyle izlemeye alıyorsunuz. Sonrasında ise hangi kitapları istiyorsanız istediğiniz kitabın ismini 27 Ocak Cuma günü saat 21.00'e kadar yazıp notunuzu bırakıyorsunuz. Yapacağınız şeyler işte bu kadar. Hepinize bol kitaplı günler... :))

Not: Bu sefer kargo, alıcıya ait olacak arkadaşlar, bilginiz olsun...

34 yorum :

Ben Dünyanın En Akıllı İnsanıyım...

17:54 ebru altin 6 Comments

Erdal Demirkıran… Dünyanın En Akıllı İnsanı Olduğunu düşünüp, bunu resmi belgelere dayanarak onaylatma ihtiyacı duyan bir yazar… Açıkçası bu ismi daha önceleri duyup, duymadığınızı bilemiyorum ama ben epeyce bir süre çevremdeki arkadaşlarımdan bu ismi duyduğumu çok net hatırlıyorum.

Öyle ki “Adam dünyanın en akıllı insanı olduğunu iddia ediyor, bu nasıl iş” sözleri uzunca bir süre arkadaş muhabbetinin odak noktasını oluşturup, durdu. Ben tabii ki o aralar başka kaynakları okumakla meşgul olduğum için pek oralı olmuyordum. İlgimi de çekmiyordu doğrusu. Delinin biri kuyuya bir taş atmış, bizimkilerde çıkartmaya çalışıyorlar işte diyerek, gülüyordum.

Tabii bu arada yoğun bir kitap sirkülasyonum yokmuş gibi bloga destek olmaları yönünde yayınevleriyle yazışmaya başladığımda Kashna Kitap Ağacı’na da bir mail gönderiyim dedim. Geri dönüş yapmasalar dahi kaybedeceğim hiçbir şey olmaz diye düşünürken Cem Bey’in maili o noktada karşımda duruyordu.

Bir iki yazışma sonunda Cem Bey, kitaplarımı gönderdi. Tabii okunacak kitapları belli bir sıraya koyduğum için sıranın kendisine gelmesi bugünü buldu. Allah’tan sabırlı birisiymiş, yoksa ne olurdu halim :)

Farklı konu başlıklarından yola çıkarak 13 bölümden oluşan kitapta yazar, kah hayatta yapılan yanlışlar üzerinden kendi düşüncelerini aktarırken, kah hayatınızı nasıl daha iyi çevirecebileceğinize dair yol gösterici olmaya çalışıyor. Bunu da kendince ustalıkla yapıyor doğrusu.

Zaman zaman duyduğumuz veya okuduğumuz hikaye kesitleri de var tabii ki kitabın içinde. Ancak bir farkla. Hikaye sonunda çeşitli mantıksal açıklamalarda yanında bonus olarak yazar tarafından size veriliyor. Kullanıp, kullanmamak tamamen size kalmış.

Açıkçası yazarın değinmiş olduğu bir çok şeye katılmıyorum dersem, yalan söylemiş olurum. Katılmadığım taraflar hiç yok mu peki? Tabii ki katılmadığım yanları da var. Örnek vermem gerekirse eğer reerkarnasyon ve yetenek konusunda bazı noktalarda yazarın kendisiyle çeliştiğini düşünmüyor değilim hani…

Ama tüm bunların dışında 5 saaat uykunun insan bünyesi için yeterli olacağını düşünmemde yazarla aynı doğrultudadır. Zira bizde fazla uyuma diye bir şey ezelden beri yoktur. Ailemin bütün bireyleri 5 buçuk saate yakın bir süre uyurlar ve zımba gibide güne başlarlar. Buna bende dahilim elbette…

Bu arada yazarın yer yer kutucuklar içinde değindiği öğretici ve yol gösterici detaylarda hoşuma gitmedi desem yalan olur. O kutucuklar içerisindeki detaylardan birisi de şu şekildeydi. Benim çok hoşuma gitti. Bakalım siz nasıl bulacaksınız…

“Bana bak dostum, başarılı olmak istiyor musun? Kendi kararını kendin vereceksin. Takvimini, saatini, karını, kocanı, işini, gücünü, okulunu kendin belirleyeceksin. Bırak başkaları ne derse desin! Sen bildiğini oku ve tekrar ediyorum, asla unutma! Seni, senden çok hiç kimse sevemez.”

Bu benim yıllardır kendime ve çevremdeki insanlara söylediğim bir sözdür. Bir insan öncelikle hayattan ne istediğini bilmeli ve ona göre de hakeret etmelidir. Aynı yazarın yaptığı gibi… Kendimi de araya sıkıştırsam hiç fena olmaz hatta :)

"Ben Dünyanın En Akıllı İnsanıyım" keyif alarak okuyacağınızı düşündüğüm kitaplardan birisi niteliğinde... Umarım en az benim kadar sizde keyif alarak okursunuz...

BEN DÜNYANIN EN AKILLI İNSANIYIM
Yazan: Erdal Demirkıran
www.kashna.com

6 yorum :

Yaşasınnnn... Kitaplar, Yeni Sahiplerini Buldu :))

11:46 ebru altin 6 Comments

Ve bir kitap çekilişinin daha sonuna geldik. Malum bu sefer 2 farklı kitap, 2 farklı kişi sloganınından yola çıkmıştık. Dolayısıyla da tercihler birer ikişer sizler tarafından gelmeye başlamıştı. Ehh siz tercih edersiniz de ben gereğini yapmaz mıyım hiç...

Tercihleriniz doğrultusunda hemencecik listemi oluşturdum ve bilmem kaçıncı noter huzurunda (külliyen yalan tabii ki :)) çekilişimi gerçekleştirdim. Bu durumda Meleklerle Yaşamak kitabını sevgili Beyaz Kitaplık, İnsanın Kullanma Klavuzu ve Karar Verme Rehberini ise sevgili biricitconsungunlugu kazanmış oldu.

İletişim bilgilerinizi ebrualtin@gmail.com adresine yazarsanız, hafta başında kargolarınızı göndermiş olurum arkadaşlar :) Umarım keyifle okursunuz :))

6 yorum :

Mission: Impossible - Ghost Protocol...

00:23 ebru altin 2 Comments

60 ve 70’li yılların Mission Impossible isimli televizyon dizisinden yola çıkarak çekilen Görevimiz Tehlike’nin geçmişi malum 1996 yıllarına kadar uzanır. Ethan Hunt isimli karaktere hayat veren Tom Cruise’u ise Impossible Mission Force’daki takımın kilit adamı olarak izleriz.

Aradan geçen koskoca 16 yıl… Sene 2012… Ve 50’sine merdiven dayayan Tom Cruise yeni ekip arkadaşlarıyla bir kez daha karşımızda… Bu sefer ki görevleri Mission Impossible Ghost Protocol…

Serinin diğer bölümlerine göre daha farklı türlerle ün kazanmış birçok önemli oyuncuyu kadrosunda barındıran film, Tom Cruise’ın yanısıra Simon Pegg, Jeremy Renner, Paula Patton ve Josh Holloway gibi isimlerle dikkat çekiyor.

Olaylar, Budapeşte sokaklarında bir kovalamaca ile başlarken, perde Kremlin’in arşivinde ajan Ethan’a verilen bilgi çalma göreviyle devam eder. Kremlin’e başarı ile sızmayı başaran Ethan ve ekibi, bir sürprizle karşılaşıp Kremlin’i bombalayan terörist bir grup durumuna düşer. Üstelik geride devletin desteğini de kaybederek…
Göreve devam kararı ise arada hiçbir kayıt olmadan, hayalet protokolle devam eder. Gelişen olayların ardından, Rusya’nın nükleer füze şifrelerini alabilmek için Dubai’ye gidip kritik buluşmaya müdahale etmeye çalışan ajan Ethan ve ekibi, Amerika’ya yapılacak nükleer bir saldırıyı da önlemeye çalışır.
Tabii bu noktada sonucu sizlere pat diye söylemek çok isterdim ama onun yerine konuyu filmin yönetmeni Brad Bird’e getirmek istiyorum. Malum Brad Bird, Pixar Animasyon Stüdyosu’nun iki Oscar’lı dahisi… Daha öncesinde yaptığı animasyon filmlerle yönetmenliğini ispat eden Bird’in gerçek oyuncularla çektiği ilk kurmaca filminde de son derece başarılı olduğu su götürmez bir gerçek.

Film süresi içerisinde birçok sahneye hayran kalabileceğiniz gibi birçok sahnede de yok artık, bu kadar da değil diyeceğiniz sahnelerle karşılaşmaya şimdiden hazır olun.

Yeni görevde yer alıp almamak sizin bileceğiniz bir şey. Şayet deşifre olursanız varlığınız hükümet yetkililerince inkar edilecektir. Şimdi izleyip, izlememe kararı size ait, hepinize iyi seyirler…

2 yorum :

Oğluma Bir Haller Oldu Oyununu İzlemeye Ne Dersiniz?

19:58 ebru altin 8 Comments

Evet, "Oğluma Bir Haller" Oldu... Ama benimkisine değil. Zira benim köpeğim dışında bir oğlum yok :D

Kiminiz belki bu oyunun ismini daha önce duymuşsunuzdur. Necef Uğurlu'nun çevirisini yaptığı, Ron Clark ve Sam Bobrick'in yazdığı daha önce "Oğlum Çiçek Açtı" ismiyle sahnelenen oyunda Cem Özer, hem yönetmen hem de oyuncu olarak sahnedeki yerini alıyor.

Sahnede Cem Özer'e eşlik eden diğer oyuncular ise genç neslin başarılı oyuncularından Paşhan Yılmazel, Deniz Yıldızı dizisinden Lale Başar, Arka Sıradakiler dizisinin Özge'si, Sadri Alışık Akademi öğrencisi Sevda Dalgıç, Erdem Sakalıbüyük ve Serhan Atak'tan oluşuyor...

Karısıyla kavga ettikten sonra evini terk edip, okutmak üzere başka bir şehre gönderdiği oğlunun evine giden bir adamın, oğlunun eşcinsel olduğunu ve bir erkek arkadaşıyla aynı evi paylaştığını öğrenmesi üzerine gelişen birbirinden eğlenceli ve komik olaylar zinciri...

"Oğluma Bir Haller Oldu"... Sahi size göre ne olmuş olabilir ki? Çok merak ettim, bu oyunu mutlaka görmeliyim diyorsanız eğer içinizden bir şanslı kişiye bu oyunun davetiyesini vermek istiyorum.

Bu oyunu illa ki 21 Ocak Cumartesi günü saat 20.30'da Profilo Kültür Merkezi'nde ben gidip seyretmeliyim diyorsanız eğer yapacağınız şeyler aslında çok basit. Öncesinde blogu izlemeye alıyorsunuz, ardından ise 17 Ocak Salı saat 11.00'e kadar adınızı ve soyadınızı da içeren yorumlarınızı bırakıyorsunuz. Bilginiz olsun :)) O saatlerde buralarda olmayı unutmayın sakın :))

8 yorum :

Hu Huu Keşanlı Ali Müzikali'ne Gitmeye Hazır mısınız? İşte Kazanan Talihliler..

10:14 ebru altin 8 Comments

Keşanlı Ali müzikaline kimler gitmek ister diye sorduk. İlgilenen arkadaşlarımız birer ikişer doğru cevabı vererek, katılmak istediklerini söylediler. Ehh bu durumda bana da yaptığım çekilişin sonuçlarını açıklamak düşer diyerek, hemen konuyla ilgili merakınızı gidereyim diyorum. Sizde şimdiden programınızı ona göre yapın değil mi ama :))

Keşanlı Ali Müzikali'ni 14 Ocak 2012 Cumartesi günü saat 21.00'de Tim 1'de izlemeye hak kazanan şanslı arkadaşlarımız Havva Karalar ve Dilek (soyadını bilmediğim için yazamıyorum ) oldu. Her ikinize de şimdiden keyifli saatler geçirmeniz dileğiyle kızlarr :))

Kızlar ebrualtin@gmail.com adresine iletişim bilgilerinizi bu akşam (yani 12 Ocak 2012 saat 23.30'a kadar yazmış olursanız eğer bende ona göre işlemleri yaparım)yazarsanız memnun olurum. Davetiyelerinizin hazırlanması için iletişim bilgilerinize ihtiyacım var zira. İletişim bilgileri bugün gelmezse yedeklerden bir arkadaşımızı göndermek durumunda kalıcam. Bilginiz olsun.

NOT: Arkadaşlar sevgili Dilek'den hali hazırda iletişim bilgileri gelmediği için maalesef onun yerine yedeklerden birisinin ismini vermek durumundayım. Kendisi adına üzgünüm, artık bir daha ki sefere... Yedeklerde olan arkadaşımız Can Balta'dır... Bilginiz olsun :))

8 yorum :

Spirou ve Fantasio Dikkat Zorkonlar...

12:38 ebru altin 0 Comments

Güçlü sezgilere sahip araştırmacı muhabir Spirou, öfkesi burnunda muhabir Fantasio ve huysuz sincap Spip ile nefes kesici bir deneyime hazır olun...

Sıkı durun ekibin yeni görevi ise Champignac Köyü'nü Zorkonların saldırısından kurtarmak...

Champignac Kontu Pacome, şatosunun bahçesinde dev mantarlar yetiştirip, laboratuvarında Champi sıcak çikolatasının tadını güzelleştirmekle meşgulken, Champignac Köyü'nde garip şeyler olmaya başlamıştır.

Köyün etrafını çevreleyen orman daha önce hiç görülmemiş devasa bitkiler ve sıra dışı hayvanlarla dehşetengiz bir hal almıştır. Uzaktaki Köy Champignac'ta artık hiçbir şey aynı değildir. Uzun bir süredir Kont'tan haber alamayan kahramanlarımız Spirou ve Fantasio hem meraklanmakta hem de içerlemektedir. Ta ki Kont'tan gelen bir acil durum telefonuna kadar...

Kontun başı beladadır ve Spirou ve Fantasio için Champignac'a dönme vakti gelmiştir. Köyü istila eden vahşi ve korkunç yaratıklar sizce nereden gelmiş olabilir veya tuhaf aleti Zorglond'la sürekli felaketler yaratan amansız bilgin Zorglub'ın bu yaşananlarla bir ilgisi var mıdır?

Meraklı kahramanlarımız Spirou ve Fantasio, Spip'in yanısıra ormanda yolunu kaybeden iki İsveçli turist kızı, Lena ile Astrid'i de yanlarına katarak Zorkonlardan kurtulmak için yola koyulurlar. Tehlike ve korku dolu bu macerada kahramanlarımızın başlarına neler gelecek dersiniz?

Başlarına neler geleceklerini merak ediyorsanız eğer Spirou ve Fantasio'nun yepyeni maceralarına buyrun...

0 yorum :

Süpermen Türk Olsaydı Pelerinini Annesi Bağlardı...

20:21 ebru altin 7 Comments

Eğlenceli bir isim, eğlenceli bir kapak tasarımı… Süpermen’in pelerinini sürekli Clark Kent’in üzerinde görmeye alışkın olduğumuz için olsa gerek, çamaşır ipine asılı bir pelerin kocaman bir tebessüm bırakıyor yüzümde… Gülümseme için yer arayan ben, o malum ifadeyi yerleştirerek, başlıyorum sayfalar arasında dolaşmaya…

Kitabın sayfalarını yavaş yavaş çevirirken Cemal Süreyya’nın dizeleri çarpıyor gözüme… Hayat Kısa, Kuşlar Uçuyor! Ne de doğru bir söz. Çoğu zaman farkında olamasak da evet Cemal Süreyya’nın da dediği gibi hayat kısa, kuşlar uçuyor… İnsanlar bir yerlerden bir yerlere göç ediyorlar, belki de ilelebet bizi terkediyorlar. Peki biz ne yapıyoruz? Koskoca bir hiç!

Ahmet Şerif İzgören ismine önceleri sosyal paylaşım sitelerinde yayınlanan videoları aracılığıyla denk geliyordum. Sonraki tanışmam ise Şu Hortumlu Dünyada Fil Yalnız Bir Hayvandır kitabıyla olmuştu. Akabininde ise diğer kitaplarını birer ikişer büyük bir keyifle okumaya başladım. Süpermen Türk Olsaydı Pelerinini Annesi Bağlardı’da bunlardan birisiydi işte…

Kendi hayatını yaşayamayan insanlar çocuklarının hayatını yaşarlar. Süpermen Türk olsaydı pelerinini kesin annesi bağlardı diye de ekliyor yazar. "Birde uçarken bağırırdı. Varınca çaldır oğlum." Ehh doğruluk payı da yok değil hani…

Kitap girişimcilik, iş kalitesi, dürüstlük, yurt sevgisi ve hoşgörü üzerine odaklanarak, çeşitli örneklerle tasvir edilmiş. Anlatımı oldukça akıcı. Adeta karşınızda bir arkadaşınız varda sohbet ediyormuşçasına o büyülü anın etkisine kendinizi kaptırıveriyorsunuz. Ondan sonrasında ise bütün iş okuduklarınızı hazmetmenize ve kendinize bir yol çizmenize kalıyor. Hepsi bu kadar!

PS: Bu arada bu kitapları okumam çok iyi oldu. Zira uğurböceklerinden belki bu kitaplar olmasaydı haberim dahi olmayacaktı. Kimbilir belki ilerleyen süreçte bende bir uğurböceği olmaya hak kazanırım, belli mi olur :))

7 yorum :

Keşanlı Ali Sizi Çağırıyor...

15:50 ebru altin 14 Comments

Büyük kentin eteklerinde yer alan varoşlardaki yoksul ve ezilen insanların öykülerini ele alan Keşanlı Ali destanını bilmeyen yoktur herhalde. Mekan büyük bir kentin eteklerinde yer alan, gecekondulardan oluşmuş, ezilen ve yoksul insanların yaşadığı varoş bir yer olan Sineklidağ...

Çakal Rüstem'i öldürmekten hapse düşen Keşanlı Ali,günün birinde hapisten bir kahraman olarak çıkagelir. Ali'nin iki dramı vardır. Birincisi suçsuzdur. İkincisi ise aşık olduğu Zilha, Çakal'ın yeğenidir ve ona düşmanca davranmaktadır.

Muhtar seçilen Ali, Sineklidağ'da yeni bir düzen oluşturur ama yüreğiyle beyni arasında da ciddi çatışmalar yaşamaktadır. Çünkü o şef olarak toplumuna, insan olaraksa duyduğu aşka karşı sorumludur. Tüm bunlardan dolayı destanını kullanmaya karar verir. Şimdiyse bütün mesele insanların o yeni Ali ile tanışmasına kalmıştır.

Ahmet Mümtaz Taylan'ın yönetmenliğini yaptığı, Sadri Alışık Tiyatrosu tarafından yeni sezona damgasını vuran Keşanlı Ali Destanı, bilindiği üzere Türk Tiyatrosu'nun en önemli başyapıtlarından birisi niteliğindedir.

Müzikal oyunun ana kadrosunda Yavuz Bingöl, Songül Öden, Kerem Alışık, Mustafa ÜStündağ, Tuba Ünsal, Kayhan Yıldızoğlu, Serda Kondeler Aktuna, Fuat Onan ve Ayhan Anıl yer alıyor.

Bu muhteşem müzikali bizzat davetli olarak gidip izlemek istiyorsanız eğer yapacaklarınız çok basit. Önce blogu tık tık modunda takibe alıyorsunuz, ardından ise aşağıdaki sorunun cevabını vererek, çekilişe katılmaya hak kazanıyorsunuz.

Çekiliş sonrasında içinizdeki şanslı 2 kişi, 14 Ocak 2012 Cumartesi günü saat 21.00'de TİM 1'de yanında sevdiği birisiyle birlikte bu kültleşmiş oyunu izlemeye hak kazanacak. Çekilişin son katılım tarihi 11 Ocak Çarşamba saat 00.00'a kadardır, bilginiz olsun...

Çekilişe katılmaya hak kazanacağınız sorunuz ise işte şu şekildedir. Hepinize şimdiden bol şans...

KEŞANLI ALİ DESTANI'NI ÖLÜMSÜZLEŞTİREN YAZARIN İSMİ NEDİR?

14 yorum :

Yaşasınn İlk Tiyatro Davetiyemiz Sahibini Buldu... :)

11:12 ebru altin 4 Comments

Aralık ayının ortalarına doğru Emre Kınay ve Ahu Türkpençe'nin Duru Tiyatrosu'nda sahneledikleri "Sondan Sonra" oyununu bizzat gidip, izlemek ister misiniz diye sormuştum hatırlayacağınız üzere... Malum, katılım için son tarihi 5 Ocak olarak belirlemiştik. Durum böyle olunca bugün itibariyle bana da şanslı kişiyi açıklaması işi kaldı. Evet, bu durumda 8 Ocak 2012 Pazar günü saat 16.00'da bu muhteşem oyunu izleyecek olan kişi sevgili Gul/İnn oldu. Tebrik ederim canım :) Gün içerisinde adını - soyadını ve iletişim bilgilerini ebrualtin@gmail.com adresine yazıp gönderirsen sevinirim. Şimdiden tadını çıkartman dileğiyle, iyi seyirlerr :))

4 yorum :

Meleklerle Yaşamak Kitabı Bir Kez Daha Sizlerle...

13:00 ebru altin 23 Comments

Ve büyük an geldi çattı... İş dolayısıyla şehir dışında olduğum bu 2 günlük evrede Goa Yayınları'ndan sevgili Güneş Hanım, Meleklerle Yaşamak kitaplarını gönderince bana da arayı açmadan hemen kitapların yeni sahibini bulma telaşesi kaldı, şekil a'da görüldüğü üzere...

İlk kitaba ulaşamayıp, ama bana çıkmadı, keşke bana çıksaydı dediğiniz boyutta birşeyler aklınızın bir köşesinden geçiyorsa eğer aşağıdaki iki kitabı sizlerin beğenisine koyuyorum. İki farklı kitap, iki farklı kişi...















Birisi Beki İkala Erikli'nin Meleklerle Yaşamak Kitabı, bir diğeri ise Aray Arsu'nun kaleme aldığı İnsanın Kullanma Kılavuzu ve Karar Verme Rehberi...

Peki siz hangisini istersiniz? Ben şu kitabı istiyorum diyorsanız eğer istediğiniz kitabın ismini yorum kısmına bırakıp, çekilişe katılmaya hak kazanın. Hala izlemede değilseniz tık tık yapmayı da ihmal etmeyin :)) Çekilişimizin son katılım tarihi 13 Ocak Cuma saat 22.30'a kadardır bilginiz olsunnn... Hepinize şimdiden bol şanslar :)

23 yorum :

Aynur Tümen...

11:38 ebru altin 3 Comments

Siyah - beyaz bir fon ve yüzünde güzel bir tebessüm yer eden hoş bir kadının etkileyici bakışı adeta içinize yerleşiveriyor. İsmini merak ediyorsanız eğer hemen söyleyeyim. Aynur Tümen...

Açıkçası ben bu isimle ilk defa karşılaşıyorum. Nitekim kitabını okumaya başlamadan öncede yazara dair kimdir, nedir, ne üzerine yazılar yazar tarzında herhangi bir fikrim yoktu.

İlk baktığınızda size tanıdık birilerini çağrıştırıyor gibi bir edası var Aynur hanımın. Düşününce ve birazda kafa yorunca oyuncu Deniz Uğur'a benzediğini farkediyorsunuz. Ama yaptıkları işler dolayısıyla epeyce farklılık olunca Deniz Uğur'a benzerliğini bir kenara bırakarak, kitabın kendisine yoğunlaşırken buluyorsunuz kendinizi...

Kitabın ilk sayfasını çevirdiğinizde küçük bir not karşınıza çıkıyor. Bu kitap isimsiz bir kitaptır ve size aittir. Bu yüzden bitirdikten sonra isim koyma hakkı sizindir. Doğrusunu söylemek gerekirse eğer benim için bu kitabın ismi "Yaşama Arzusunun Mucizesi" şeklinde oldu. Tabii ki bu benim koyduğum isim, sizinkisi okuduktan sonra ne olur bilemem elbette…

Kitap uzun ve yorucu bir hayat mücadelesinden sonra kendi yolunu bulan ve bu doğrultuda da kendisine yön veren genç bir kadının mucizesine tanık olmanıza yardımcı oluyor.

Kitabın özellikle bir bölümünde Aynur Tümen‘in üzerinde durduğu inanç temasının ilgimi çektiğini söylemeden de edemeyeceğim hani. Yazarın kaleme aldığı, benimde son derece ilgimi çeken o satırlar işte şu şekildeydi…

“Reiki, biyoenerji, evrensel enerji, eft, deep peat gibi eğitimleri aldığım dönemlerde bir şeyi fark ettim. Hepsinin özünde niyet ve inanç vardı. Geriye kalan ise ritüellerden ibaretti.

Yıllar içinde istatiksel veriler tuttuğumda, şifa çalışmaları yaptığım danışanlarımdan yüzde doksanında, olumlu sonucu inananlardan almıştım.
İncil’de anlatılan bir hikayeyi anımsatıyor bu durum bana.

Kör adam, inançla İsa’nın karşısına dikilir ve ondan gözlerini açmasını ister. İsa, adamdaki inancı görünce saf niyeti ve sevgi enerjisiyle kanallık yapmak için yoğunlaşır adamın gözlerine. Sonuç alarak, adamın gözleri açılır.

Adam, bunun bir mucize olduğunu söylese de İsa; “Ben bir şey yapmadım. Bunu senin imanın gerçekleştirdi.”der."

Zaman kendi kendinizin doktoru olma zamanıdır. Tüm hastalıkları zihninizin davet edip yarattığını, fiziksel iyileşmenin de ancak zihnen yapılan olumlamalarla gerçekleşeceğini unutmayın.

Açıkçası kişisel gelişim, çakralar ve özellikleri, yaşam koçluğu vb. şeylere ilgi duyuyorsanız eğer Goa yayınlarından çıkan bu kitabı severek okuyacağınızı düşünüyorum...

3 yorum :