Küçük alanların yegane kurtarıcısı...

21:37 ebru altin 0 Comments

Daha küçük bir çocukken hayalini kurmaya başladığımız o kutu gibi evlere en nihayetinde kavuştuk. Ancak o da ne? O küçücük bedenlerimize sığdırdığımız büyük hayallerimizdeki o evler, artık bize dar gelmeye başladı. İyi güzel ama biz hiç böyle hayal etmemiştik ki, bu süreçte neyi yanlış yapmıştık da bu evlere sığamaz hale gelmiştik?

Tabii ki hayatımızda fazlasıyla yer işgal eden büyük ve hantal eşyaların seçilmiş olmasıydı bizi bu denli gaflete düşüren şey. Oysa ki küçük bir eve sahip olanların en iyi bildiği şeylerin başını mevcut alanlarını en işlevsel bir şekilde kullanabilecekleri eşyaları seçmeleri oluşturmuyor muydu?


Açıkçası 55 metrekarelik bir evde yaşamını devam ettiren birisi olarak, açık konuşmam gerekirse eğer bu durumu en iyi bilenlerden biri olduğumu içtenlikle söyleyebilirim. Çünkü küçük bir evde oturduğunuzda eşyalarınızın fonksiyonelliğine dikkat etmeniz gerektiğini daha en baştan öğrenmek durumunda kalıyorsunuz. Kah deneye - yanıla, kah ise dekorasyon dergilerindeki öneriler sayesinde tecrübenizi gerçekleştiriyorsunuz. Durum böyle olunca küçük salonunuza en çok yakışacak şeyin L koltuk ve ona eşlik eden bir berjer olduğunu da biliyorsunuz.

O halde neymiş, küçük salonunuzda yer alan L koltuk veya başka bir deyişle köşe koltuğu, ister istemez kurtarıcınız haline gelebilirmiş.

Sizi bilemem ama benim tercihim her zaman L koltuktan yana olmuştur. Nedeni ise son derece basit! Köşe koltuklarının gerek yeteri kadar oturma alanı sağlaması, gerekse de mekanı eşyaya boğmaması, elbette ki benim için L koltuğu vazgeçilmez hale getirmiştir.

Her ne kadar köşe koltukları küçük alanlara sahip evlerin vazgeçilmezi gibi gözüküyor olsa da, değişik boyutlardaki salon ve oturma odalarına da son derece yakışmaktadır. Bu nedenle tarzınız ne olursa olsun, evinizin dekorasyonu sırasında L koltuk seçeneklerine mutlaka göz atmanızı tavsiye ederim.

Ayrıca size küçük bir de tüyo vereyim mi? Dar ve uzun odanızın daha geniş bir görünüme sahip olmasını istiyorsanız, köşe koltuğunuzun uzun kenarını, odanın uzun duvarına paralel olacak şekilde yerleştirmeyi unutmayın sakın. Bu hem alanınızın daha geniş hem de daha ferah olmasını sağlayacaktır.


0 yorum :

Sakar Cadı Vini'nin Zaman Yolculuğu

12:58 ebru altin 2 Comments

Okuma yazmayı söktüğüm ilk günden bu yana kitaplarla ilişkim ne yalan söyleyeyim hep iyi olmuştur. O yüzden de türü veya kategorisi benim için hiç fark etmez.

Sahi etmez mi gerçekten?

Ne yalan söyleyeyim bu dediğime ben bile inanmadım.

Çünkü okurken keyif aldığım, o da yetmezmiş gibi zevkten dört köşe olduğum yegane bir tür var ki o da elbette ki çocuk kitaplarıdır.

Efendime söyliyim bir masal olsun, bir çocuk edebiyatı seçkisi olsun kendimden geçip, mutluluktan havalarda uçtuğumu hissederim.

Hele de içinde büyücüler, cadılar ve zamanda yolculuk gibi kavramlarda varsa, offf değmeyin keyfime doğrusu. Bir mutlu olurum ki sormayın gitsin.

Geçtiğimiz günlerde İş Bankası Kültür Yayınları tarafından çıkarılan çocuk kitaplarında komik denebilecek bir indirim olduğunu görünce, içimdeki kitap canavarı devreye girerek, "onu almasın, bunu da almalısın, almışken şunu da almalısın misalinden" iç ses olarak arka planda konuşmaya başladı.

Durum böyle olunca da 2 buçuk liradan 3 adet çocuk kitabı çantamdaki yerini alıverdim. Sakar Cadı Vini'nin Zaman Yolculuğu'da bu sepetteki yerini alan kitaplardan bir tanesiydi işte.

Sakar Cadı Vini'nin macera dolu hikayelerini daha önce defalarca duymuş olmama rağmen diğer kitaplardan bir türlü fırsat bulup, okuyamamıştım. Ben her ne kadar Vini ile gecikmeli olarak tanışmış olsam da küçük kuzucukları olanlar bu Sakar Cadı'yla tanışma olayını çoktan gerçekleştirmişlerdir diye düşünüyorum.

Hani bildiğimiz süpürgeli, şapkalı, çirkin mi çirkin cadılar olur ya, bizim cadımız da tam da böyle birisi işte. Ama tek farkla! Bu cadı aynı zamanda tam bir sakarlık abidesi, komik de birisi.

Kocaman kedisi Vilmur ile maceradan maceraya koşarken dilinden düşürmediği ise iki söz var.

"Abrakadabraaaa ve Kırılası Süpürgeler"

Sizin kulağınıza hangisi hoş geldi bilmiyorum ama benim favorim bu noktada Abrakadabra'dan yana oldu.

Laura Owen'in okul dönemindeki çocuklar için kaleme aldığı serinin bu kitabında Sakar Cadı Vini ve kedisi Vilmur'un başı, şaşıracaksınız ama yine derde giriyor. Bir de bakıyor ki her işi ters gidiyor. Okulda, Aggi Teyzesiyle ve ikiziyle de aksilikler peşi sıra birbirini kovalıyor. Üstüne üstlük bu da yetmezmiş gibi aksilikler Eski Mısır'da da peşini bırakmamaya devam ediyor. Her seferinde şansı yaver giden Vini bakalım bu sefer işin içinden nasıl çıkacak ;)

5 - 8 yaş aralığındaki çocuklara hitap eden kitabın içerisinde yer alan çizimleriyle çocukların ilgisini epeyce çekecek olan Sakar Cadı Vini ile hala tanışmayanlar için sadece şu kadarını söyleyeceğim.

Sakar Cadı Vini ve maceraları ile hala tanışmadıysanız eğer çok geçmeden tanışın derim. Zira bu cadı sizin bildiklerinize hiç benzemiyor, benden söylemesi ;)



2 yorum :

Antalya Şehir Tiyatroları İlçe Turnelerine Çıkıyor

14:47 ebru altin 0 Comments

Tiyatroyu Antalya'nın doğusundan batısına tün ilçelere götürecek kültür ve sanat faaliyetlerini bölgede yaygınlaştırmayı ve tüm sanatseverleri tiyatronun evrensel gücü etrafında toplamayı hedefleyen AŞT ilçe ve bölge turnelerine başlıyor. İki yıldır devam eden turne programı ilk olarak Elmalı'da başlıyor.

Yedi yaş ve üzerindeki seyirciler için uygun olan "Okyanusta bir Su Damlası Gibi" oyununda her sene okyanusu geçen kuşlar misali, daha iyi bir hayat için denizi geçmek isteyen beş adamın traji - komik hikayesi anlatılıyor. Tamamen beden diline dayalı, sözsüz bir performans olan oyunda seyirciler birbirinden farklı beş karakterin ıssız bir adada yalnız ve yardımsız haldeki yaşam mücadelelerine ve tükenmeyen gelecek umutlarına tanıklık edecekler.

0 yorum :

Kitaplardan Korkan Çocuklar Buraya!

16:55 ebru altin 0 Comments

Siz hiç kitaplardan korkan çocuk gördünüz mü?
Şahsen ben görmedim!
Peki görmek ister miydim?
Tabii ki hayırrr…
Zira içinde barındırdığı birbirinden güzel karakterleriyle her seferinde muhteşem bir maceranın kollarını açtığı bir kitap nasıl korkutucu olabilir ki…
Bazen bir kahraman olup canavarlarla savaşırsınız, bazen de imkanı yok dediğiniz hayvanlarla arkadaşlık edersiniz. Dostluğu, paylaşmayı, yardımseverliği, sevgiyi ve bunun gibi bir sürü şeye farkında olmadan şahitlik yapmanız da cabası…
Hal böyleyken kitaplardan korkan çocuk olur muymuş hiç…
O da ne!
Uzaklardan bir yerden, cılız bir çocuk sesi duyar gibiyim sanki, “Ben korkuyorum” diye mırıldanan.
Evet, evet yanlış duymamışım!
Bu ses, Leopoldo’nun sesi değil mi?
Leopoldo’yu tanımayanlar için hemen söyleyeyim.
Leopoldo, Yüreğinin Götürdüğü Yere Git isimli kitabıyla gönüllerde taht kuran Susanna Tamaro’nun sevimli mi sevimli küçük kahramanının adı…
Bir kitap kahramanı olan Leopoldo, 8. yaşına daha yeni girmiş, her çocuk gibi gezmeyi ve eğlenmeyi seven bir çocukken, ailesi ise Leopoldo’nun aksine çocuklarının sevdiği şeylerden hazzetmeyen ve yalnızca kitap okumayı tercih eden bir ailedir.
Oysa onun istediği tek şey yalnızca doyasıya koşabileceği bir çift koşu ayakkabısından başka bir şey değildir.
Ama sonuç her defasında hüsranla sonuçlanır.
Çünkü o çok istediği spor ayakkabıya sahip olmak şöyle dursun, hediye olarak yine bir kitapla karşılaşmak durumunda kalır.
Sonrası ise malum…
Sel akıp giden gözyaşları, yanında da koca bir hayal kırıklığı…
Leopoldo kitapları sevmiyor! Ama onunkisi sebepsiz bir sevmeyiş de değil hani…
Çünkü hangi kitabı açsa kara kara harfler, kara kara lekeler havalarda uçuşmakta, dolayısıyla da çocuğun başı dönmektedir. Çocuklarının bu kitap korkusu hastalığını yenmek için anne ve babası nelere başvurmaz ki…
Ancak sonuç Leopoldo’nun çareyi evden kaçmasıyla sonuçlanır.
Tam da bitti denildiği noktada hikaye sil baştan başlar. Hem de ne başlamak…
Gerek yazım dili, gerekse etkileyici kurgusuyla okurken düşündüren, düşündürürken de sorgulayan “Kitaplardan Korkan Çocuk” isimli kitap için içtenlikle bir solukta okuyabileceğiniz keyifli kitaplardan bir tanesi diyebilirim.
Susanna Tamaro’nun o sihirli kaleminden çıkan “Kitaplardan Korkan Çocuk” isimli bu kitabını hala okumadıysanız eğer mutlaka okuyun derim :)

0 yorum :

Çavdar Tarlasında Çocuklar!

14:42 ebru altin 0 Comments

Zaman zaman da olsa okuduğunuz bir kitabın bittiği için üzüldüğünüz anlar oluyor mu hiç?

Açıkçası benim oluyor.

Evet, evet yanış okumadınız. Ciddi ciddi oturup, üzülüyorum.

Kimbilir belki de, kendimden bir parça bulduğum karakterin peşine düştüğüm o maceralı yolculuğun hali hazırda devam etmesini istediğim içindir üzülmem.

Aynı geçtiğimiz günlerde okuduğum, ancak yazmaya bir türlü fırsat bulamadığım Çavdar Tarlasında Çocuklar da olduğu gibi...

Kitap, kırklı yılların sonunda, başarısız bir kolej öğrencisinin Noel öncesi yaşadığı sıradışı birkaç günü, kahramanının ironik anlatımı aracılığıyla bizlere ulaştırıyor.

Kitabımızın baş kahramanı ise bu sefer maddi durumu oldukça iyi bir ailenin birkaç kolejden kovulmuş, çevresindekilerce tuhaf biri olarak görülen çocuklarından biri. Oysa bu sefer ki kahramanımız insanlar hakkında kesin yargıları genellemeleri olan, iki kayıp travması yaşayıp, içinde bulunduğu dünyada yer bulamama duygusuyla yaşamaya çalışan bir ergendir.

Bu arada bilinç akışı tekniği ile kaleme alınan bu kitapta, Holden'ın iç sesini takip ederken kimi zaman sarf edilen bir cümleden dolayı yer yer kendimizde bir alt metin yazarak ilerlemek durumunda kaldığımızı da belirtmeden geçemeyeceğim.

Aslında kitap boyunca Caulfield'ın ağzından türlü türlü tasvirler, hayat hikayesi ve kimseyi sevmeyen bir çocuk dinliyoruz.

Tüm bu süreç içerisinde de okuyucu olarak bir taraftan kolej ortamındaki hiyerarşinin şiddete varan sonuçlarına tanıklık ederken, bir taraftan da bu kurumlarda düzenin sarsılmaması uğruna göze alınan adaletsizliğe üzülüveriyoruz.

Kimbilir belki de bize çok tanıdık geldiği içindir bu denli üzülmemiz...

Tabii tek farkla!

Bu sefer üzüldüğümüz kişinin adı Holden Caulfield!

Hayatı ile ilgili birçok plan yapıp, kendi can sıkıntısını gidermeyen bu planlarını zaman içerisinde birer oyuna dönüştüren ancak kurumsallaşmış bir hayattan da kaçış planını asla uygulama fırsatı bulamayan bir kahraman!

Tüm kötücül düşüncelerden uzak, bir o kadar da yüreği tertemiz olan biri...

Ki yüreğinin temizliğini kardeşine fısıldadığı cümleler aracılığıyla bile net bir şekilde görmüyor muyuz?

"Her gün, büyük bir çavdar tarlasında, oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüme. Binlerce çocuk! Yetişkin olarak benden başka kimse yok ortalıkta. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum burada? Uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum. Nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor ve onları yakalıyorum. İşte bu yüzden ben Çavdar Tarlasında Çocukları yakalayan biri olmak isterdim."

Okurken gerçekten de karşınızda 15 yaşında bir çocuk olduğu hissi yaratan Çavdar Tarlasında Çocuklar, gerek anlatım dilinin yalınlığı gerekse de ustaca yapılmış betimlemeleriyle sizi bir anda içine çekiveriyor. Kelimeler adeta okurken kayıp gidiyor. Size ise kayıp giden o kelimelerin ardına düşüp, bir düşün içinde tekrardan hayat bulmak kalıyor.

Özellikle okumayanlar için şunu söylemek isterim. Hala fırsatınız varken Sallinger'in bu muhteşem kitabına sıkı sıkı sarılın. Kimbilir belki siz de kendi Çavdar Tarlanızda size ihtiyacı olan birilerine derman olursunuz, belli mi olur... ;)


0 yorum :

Sizin Işıklar Söndüğünde Hiç Hayali Arkadaşınız Oldu mu?

15:50 ebru altin 0 Comments


Sizce karanlıktan neden korkarız?
Kimbilir belki de hayali bir cismin her an karşımıza çıkabileceği varsayımıyla bilinçaltımızın bize oynadığı bir oyundan dolayıdır, bu karanlıkla olan sevimsiz ilişkimiz, ne dersiniz?
Ne de olsa insan kendi yarattığı kötülükleri göremediğinden dolayı korkmaz mı çoğu zaman karanlıktan. Bu olanağı tanıyan en verimli ortam ise yine karanlıktır elbette!
Geçtiğimiz günlerde gösterime giren Light Out'un çıkış noktasında da karanlık olduğunda görülüp, ışıklar açıldığında da fark edilemeyen bir varlık bulunmaktadır.

David F. Sandberg tarafından 2013 yılında çekilen ve kısa bir sürede de internet üzerinde adeta fenomen haline gelen çalışması Lights Out, her birimizin en büyük korkularından biri olan karanlık olgusundan yola çıkarak, beyazperdeye uyarlandı.
Filmde; babasının gizemli bir varlık tarafından öldürülüşünün ardından annesi Sophie ile yalnız kalan Martin'in korku dolu geceler yaşamaya başladığını görürüz. Sophie artık yaşlanmış ve hayali arkadaşı Diana ile konuşmaktadır. Bu durum ise doğal olarak Martin'in uyumaktan ve karanlıktan korkmasına sebep olur. Ailesinden uzakta yaşayan Rebecca ise olaylar kızışmaya başladığında kardeşi Martin'i himayesine alarak, kendi çocukluğunu kabusa çeviren Diana'nın gizemini araştırmaya başlamasıyla birlikte olaylar da ardı sıra gelişmeye başlar.
Karanlık ile konuşan Sophie'nin hezeyanları veya Martin'in yüzünden eksik olmayan o ölüm korkusu her ne kadar başlı başına sizi germeye yetmiş olsa da, filmde bana göre eksik olan birşeyler vardı. Bu nedenle opsss bayıldım, süperdi tarzında şeyler söyleyemeyeceğim.

Her ne kadar film bana o gerilim duygusunu çok net bir şekilde aktaramasa da sevgilim için durum tamamen tersi doğrultusunda işledi diyebilirim.  Zira sıkı bir filmkolik olan sevgilime göre film harbi harbi süper doğrultuda idi. Bu durumda takdir size kalmış ;)

0 yorum :

Zemberekkuşu'nu nasıl bilirdiniz?

15:04 ebru altin 0 Comments


Kayınbiraderinizin adını taşıyan kediniz, bir gün hiç iz bırakmadan yok olsa ve karınız da onun bulunması için bir medyuma başvursa, medyumun adını Yunanistan'ın bir adasından alan kardeşi ise sizinle rüyanızda sevişse ve üstüne bu da yetmezmiş gibi karınız da kediniz gibi ortadan kaybolmuş olsaydı ne yapardınız?

Hohhh! Hadi bakalım buyrun burdan yakın!

Yoksa hafif bir kokuyla karışık, beyin dalgalarınızda bir hareketlenme, efendime söyliyim bir yanma falan mı hissettiniz? Cevabınız evet ise hemen söyleyeyim, devreleri yakma konusunda yalnız değilsiniz, zira ben de varım!

Sizi bilemem ama benim Japon edebiyatının aykırı çocuğu Haruki Murakami ile tanışma şerefine erişmem, adeta bir tuğla kalınlığında olan 1Q84 isimli kitabıyla birlikte olmuştu. Sonrası da sırasıyla geldi tabii...

1Q84 ve İmkansızın Şarkısı derken Zemberekkuşu'nun Güncesi ile yeni bir maceraya doğru yola çıkma zamanım gelmişti artık. Sahi Zemberekkuşu dedikleri şey nasıl bir şeydi ki? "Ki-ki-ki diye ses çıkarmasının yanı sıra biz Zemberekkuşu'nu ne zamanlar görüyorduk veya göremiyorduk? Görüntüsü nasıldı? Kitap kapağındaki gibi miydi yoksa görüntüsü, hani olabildiğine endamlı türlerden falan!

Gerçek ile olağanüstü arasında gidip gelen yazar, hayalgücünün genişliğini bir kez daha gözler önüne sererken, çağdaş politikanın anlamsızlığından, İkinci Dünya Savaşı'nda Japonların saldırganlığından ve aşkın gelip geçiciliğinden söz etmeden de edemiyor bu kitabında!

Kitabın Tokyo'nun bir banliyösünde yaşayan ana karakteri Toru daha otuzlu yaşlarının başında; işsiz, evliliği kötü giden ve amaçsız biridir.

Perili olduğu söylenen bir evin bahçesinde önce kedisini sonra da karısını arar bu genç adam. O sırada ise 16 yaşındaki perukacı May Kasahara ile tanışır. Daha nice ilginç karakterlerle tanışması da cabası...

Aslında sıradan bir adamdır Toru Okada!
Ama sıradanlığının içinde bile sıradan olmayan şeyler gelip, vuk'u bulur.
Soğukkanlı olduğu içinde olayları akışına bırakır.
Kimbilir belki de tekamülü gereği öyle yapıyordur.
Okada'nun başına neler gelmez ki?
Önce beyzbol sopalı bir adamla dövüşür, ardından canlı canlı derisi yüzülen insanlara dair anıları dinler ve karısının kayboluşunun ardındaki sırrı arayıp, durur.
Ama ne yaşarsa yaşasın, umudunu yitirmez.
Çünkü karanlık bir odanın kapısının altından sızan incecik bir ışık huzmesi kadar güçlüdür umudu!
Dünyanın en çirkin adamıyla tanışır, her ne kadar kuyruğu eskisi gibi yamuk olmasa da kedisi eve geri döner ve bir sabah yüzünde mavi bir lekeyle uyanır.
Peki bunlar onun için önemli midir?
Elbette ki hayır!

Murakami'nin büyük bir ustalıkla bir metafor üzerine oturtarak kurguladığı bu kitabından öne çıkan başlıkları ise Kuyu, Hırsız Saksağan, Kahin ve Kuşçu oluyor.

Konu bakımından her ne kadar Leb-i derya gibi bir durum sözkonusu olsa da roman iki ana konu üzerinde dönüp dolaşıyor.

1. Romanın kahramanı Toru Okada'nın özel hayatı, takip edeceği yol ve bulacağı çözümler...
2. Toru Okada'nın hayatındaki insanların ve hayvanların Okada'ya olan etkileri!

Boş yere demiyoruz herhalde! Toplamda 738 sayfa olan Zemberekkuşu'nun Güncesi, Doğan Kitap tarafından Türkçe'ye çevrilerek, Murakami hayranlarının beğenisine sunuldu.

Öykü ve romanlarında, karakterlerin psikolojik olarak portresini başarıyla çizen ve okuyucunun karakterlerle rahatlıkla empati kurmasını sağlayan yazar, adeta kulağınızda hoşunuza giden bir müziğin dinleyici de bıraktığı o eşsiz hazza sahip nitelikte bir tat bırakıyor.

Böylesi bir yazarla hali hazırda tanışmamış olanlara ise sadece şunu söylemek istiyorum.

Emin olun, çok şey kaçırıyorsunuz...

Yol yakınken güçlü kelimeleriyle tüm benliğinizi ele geçirecek bu muhteşem adamla bir an önce tanışın derim.

Merak etmeyin, kesinlikle pişman olmayacaksınız!


0 yorum :

Bayan Peregrine'nin Tuhaf Hikayesi

17:08 ebru altin 0 Comments



Gizemli bir ada,
Terk edilmiş bir yetimhane ve tuhaf fotoğraflar...
İşte karşınızda 'Bayan Peregrine'nin Tuhaf Hikayesi'

Nedendir bilinmez resimli kitapları oldum olası hep sevmişimdir. O an için başka bir maceranın içerisinde nüfus ettiğimden midir yoksa hayal gücümün sınırlarında daha rahat dolaşmama yardımcı olduğundan mıdır bilinmez bir an da keyfin en haline bürünüveririm. Hem de ne keyif, anlatamam. Aynı geçtiğimiz günlerde su gibi akıp giden Bayan Peregrine'nin hikayesinde olduğu gibi...

Hikayemiz adı üzerinde oldukça tuhaf bir hikayeye sahip!
Kimine göre deli saçması, kimine göre ise muhteşem bir çalışma!
Sizin seçiminiz bu noktada hangisinden yana bilmiyorum ama benim yanıtım malum ;)
Yine de duymak -pardon okumak- isteyenler için hemen belirteyim.
Tek kelimeyle "Süperdi!"
Zira bitmesin diye sürekli dua ettiğim, biraz daha benimle kalsın diye okurken tasarruf yoluna gittiğim, ama her seferinde de kendimi okumaktan alıkoyamadığım muhteşem bir serüvendi benim için Bayan Peregrine'nin Tuhaf Hikayesi!

Kitabın genel türüyle ilgili de ne desem bilemedim doğrusu. Macera desem macera değil, fantastik desem tamamıyla fantastik değil. Biraz oradan biraz da buradan derken kelimelerin sihirli dünyası bu kitapta kendisine hayat bulmuş diyebilirim.

Bu arada kitabın içerisinde yer alan tüm o enteresan fotoğrafların hepsinin gerçek olması da işin tuhaf tarafı olsa gerek, ne dersiniz? Evet, evet yanlış duymadınız. Kitabın içerisinde yer alan tüm fotoğraflar, farklı farklı koleksiyonculardan ödünç olarak kullanılmış imajlar olunca insanın aklına da şu soru geliveriyor.

Bu fotoğraflar gerçekse -ki gerçek- kim tarafından nerede ve hangi zaman aralığında çekildi?
En önemlisi de günümüze nasıl geldi?
Zira bahsettiğim fotoğraflar öyle alışık olduğumuz karelerden ibaret de değil!
En basiti havada duran bir kız veya en akrobatik hareketleri benden ala kim yapacakmış şaşarım modundaki kişileri bile tarumar edecek görsellerden bahsediyorum. Kolay değil, insan neredeyse mala bağlayıp, boyut atlıyor.

1980 doğumlu Amerikalı yazar Ransom Riggs tarafından yazılan kitap, korkunç bir aile trajedisi yaşayan 16 yaşındaki Jacob'un babasıyla birlikte oldukça uzak bir adaya yolculuğa çıkmasıyla başlıyor.

Yetim olan dedesinin anlattığı hikayelerle büyüyen Jacob, çocukluğunun büyük bir bölümünü dedesiyle birlikte geçirmiştir. Fakat dedesinin anlattığı o hikayeler ne yazık ki aile büyükleri tarafından pek hoş karşılanmaz. Çünkü dedesinin anlattığı hikayeler bir çocuğa anlatılacak tarzda hikayeler değildir. Gizemli bir adadaki gizemli bir yetimhaneyi ve oradaki çocukların başlarına gelenleri anlatan dede Abe bir gün vefat eder ve Jacop da babasıyla birlikte dedesinin anlattığı o adaya gitme kararı alır. Oysa o adaya giderken başına neler geleceğinden bihaberdir.

Sonrası mı?
Sonrası malum...
Her bir satırı dolu dizgin geçen muhteşem bir macera!

İthaki Yayınları'ndan çıkan "Bayan Peregrine'nin Tuhaf Hikayesi", okurken son
derece keyif alabileceğiniz, anlatım dili ve kurgusuyla da tek kelimeyle sizi sizden alacak bir kurguya sahip, benden söylemesi.

Eğer fantastik - macera ikilisinin yaratacağı bu büyüleyici akıma kendinizi kaptırmaya hazırsanız şimdiden keyifli okumalar dilerim.

Dipnot: Aman canım bu kitabın tadı pek bir damağımda kaldı diyorsanız serinin 2. ve 3. kitapları olduğunu da ayrıca not düşelim ;)

0 yorum :

Kitaplardan korkan çocuk!

14:03 ebru altin 0 Comments

Siz hiç kitaplardan korkan çocuk gördünüz mü?
Şahsen ben görmedim!
Peki görmek ister miydim? Tabii ki hayırrr…


Zira içinde barındırdığı birbirinden güzel karakterleriyle her seferinde muhteşem bir maceranın kollarını açtığı bir kitap nasıl korkutucu olabilir ki…

Bazen bir kahraman olup canavarlarla savaşırsınız, bazen de imkanı yok dediğiniz hayvanlarla arkadaşlık edersiniz. Dostluğu, paylaşmayı, yardımseverliği, sevgiyi ve bunun gibi bir sürü şeye farkında olmadan şahitlik yapmanız da cabası…
Hal böyleyken kitaplardan korkan çocuk olur muymuş hiç...

O da ne!
Uzaklardan bir yerden, cılız bir çocuk sesi duyar gibiyim sanki, “Ben korkuyorum” diye mırıldanan.
Evet, evet yanlış duymamışım!
Bu ses, Leopoldo’nun sesi değil mi?
Leopoldo’yu tanımayanlar için hemen söyleyeyim.
Leopoldo, Yüreğinin Götürdüğü Yere Git isimli kitabıyla gönüllerde taht kuran Susanna Tamaro’nun sevimli mi sevimli küçük kahramanının adı…
Bir kitap kahramanı olan Leopoldo, 8. yaşına daha yeni girmiş, her çocuk gibi gezmeyi ve eğlenmeyi seven bir çocukken, ailesi ise Leopoldo’nun aksine çocuklarının sevdiği şeylerden hazzetmeyen ve yalnızca kitap okumayı tercih eden bir ailedir.
Oysa onun istediği tek şey yalnızca doyasıya koşabileceği bir çift koşu ayakkabısından başka bir şey değildir.
Ama sonuç her defasında hüsranla sonuçlanır.
Çünkü o çok istediği spor ayakkabıya sahip olmak şöyle dursun, hediye olarak yine bir kitapla karşılaşmak durumunda kalır.
Sonrası ise malum…
Sel akıp giden gözyaşları, yanında da koca bir hayal kırıklığı…
Leopoldo kitapları sevmiyor! Ama onunkisi sebepsiz bir sevmeyiş de değil hani…
Çünkü hangi kitabı açsa kara kara harfler, kara kara lekeler havalarda uçuşmakta, dolayısıyla da çocuğun başı dönmektedir. Çocuklarının bu kitap korkusu hastalığını yenmek için anne ve babası nelere başvurmaz ki…
Ancak sonuç Leopoldo’nun çareyi evden kaçmasıyla sonuçlanır.
Tam da bitti denildiği noktada hikaye sil baştan başlar. Hem de ne başlamak…
Gerek yazım dili, gerekse etkileyici kurgusuyla okurken düşündüren, düşündürürken de sorgulayan “Kitaplardan Korkan Çocuk” isimli kitap için içtenlikle bir solukta okuyabileceğiniz keyifli kitaplardan bir tanesi diyebilirim.
Susanna Tamaro’nun o sihirli kaleminden çıkan “Kitaplardan Korkan Çocuk” isimli bu kitabını hala okumadıysanız eğer mutlaka okuyun derim.

0 yorum :

Evcil Hayvanların Gizli Yaşamı

20:44 ebru altin 0 Comments


Her işe gidişinizde, "beni bırakıp, yine nereye gidiyorsun?" der gibi mahsun bakışlarla gözünüzün içine bakan, dönüşünüzle birlikte ise etrafınızda dört dönen bir köpeğin annesi veya babasıysanız, inanın dünyanın en güzel şeylerinden birini yapıyorsunuz demektir.
Bir kedi veya köpek anne - babası iseniz (veya kankası!) ne demek istediğimi eminim ki çok iyi anlıyorsunuzdur. Dünyanın en şapşal ama bir o kadar da sevimli yün yumağı olan oğluşumu hayatıma sokalı tam tamına 13 sene oldu. Birlikte büyüdük, büyürken nelere kızabileceğimizi gördük, güvenin ancak samimi ve içten bir sevgiyle oluştuğunu yaşadık, evde ve dışarıda uymamız gereken kurallarımızı oluşturarak birbirimizi tanıdık. Velhasıl birlikte büyüyüp, birlikte öğrendik.
Aman canım bir kedi veya köpekten ne öğrenebilirim ki diyorsanız da eğer, demeyin! Çünkü bal gibi de öğrenilebildiğini deneyimledik. Ancak deneyimlemediğimiz, kafamızda deli sorular misali dönüp dolaşan sorularla da zaman karşılaşmadık değil hani. Misal, "Ben yokken, acaba bütün gün evde ne yapıyor? Bütün gün miskin miskin yatıp eve gelmem mi bekleniyor yoksa vur patlasın çal oynasın misali yaramazlığın dibine mi vuruluyor, hala çözebilmiş değilim!"
İşte tüm bu soruların cevabını bulmak için haftalardır ha bugün ha yarın izlerimin planlarını yaparken, sevgilimciğimin sinemaya gidelim mi teklifiyle, kendimi bir anda Evcil Hayvanların Gizli Yaşamı isimli animasyon filminde buluverdim. İyi ki de bulmuşum zira uzun zamandır bu kadar keyifli bir film izlediğimi ne yalan söyleyeyim hatırlamıyorum.

Evcil Hayvanların Gizli Yaşamı, sahiplerinin minik birer melek olarak gördüğü ve bağrına bastığı evcil hayvanların sahipleri yokken ki hayatını ele alıyor.
Farklı türdeki hayvanlar - içinde atmacasından kedisine, köpeğinden tavşanına kadar biri sürü hayvanlar var - sahipleri evden çıkarken, onlara hüzünlü bakış atarak, onları yolcu ettikten sonra bir araya geliyorlar. Ondan sonrası vur patlasın çal oynasın misali!
Manhattan'da bir apartman dairesinde; sahibi Katile ile mutlu bir hayat yaşayan Terrier türü Max, sahibinin bir gün eve kırma bir köpek olan Luke'u getirmesiyle birlikte gözden düştüğünü hissetmeye başlar. İkili arasında başlayan rekabet ise kısa sürede yerini yeni bir işbirliğine bırakır. Nitekim Snowball adlı beyaz tavşan, sahipleri tarafından terk edilmiş tüm ev hayvanlarını örgütleyerek, evlerinde mutlu yaşayan hayvanlara ve sahiplerine büyük bir komplo planlamaktadır.

Bu arada Snowball’un sevimli bir tavşan olduğuna da sakın ola ki kanmayın. Zira film boyunca en çok sözü geçen kişilerden biri olduğu illüzyonuyla karşı karşıya gelinde, bebek yüzlü küçük canavar tabirini kendisi için kullanmadan edemiyoruz.
Görsellik konusunda oldukça başarılı bir renk kontrastı sağlayan, sekans geçişleri sırasında ise ışık kullanımıyla gönlümüzde taht kuran filmin müzikleri ise filmi bir çocuk filmi olmaktan kurtaran en önemli ögeler arasında yer alıyor.
Çılgın Hırsız ve Minyonlar’a imza atan Chris Renaud’un yönetmenliğini üstlendiği filmin yapımcılığını ise Illumination’un kurucusu ve CEO’su Chris Meledandri ile Janet Hearly gerçekleştirmiş.
Bu arada filmin orijinal seslendirme kadrosuna da değinmeden geçmek istemiyorum. Her ne kadar izleyeceğim filmleri orijinal diliyle seyretmeye özen göstersem de bazı zamanlarda Türkçe dublajlı olarak seyrettiğim zamanlarda olabiliyor. Bu animasyon da dublajlı olarak seyrettiklerimden biriydi işte. Unutmadan filmin dublaj kadrosunda Güldür Güldür ekibinin en yetenekli isimlerinin yer aldığını da hemen söyleyelim.
Şiddet ögelerinin azlığı, farklı türler arasındaki arkadaşlık bağının gücü ile film gerçekten de öne çıkmayı fazlasıyla hak ediyor.
Ve sen!
Eğer hayvanların içinde olduğu her şeye ben de varım diyorsan, hele ki evde seni bekleyen bir şaşkın tüylü oğlun veya kızın varsa, üstüne bir de benim gibi evde yalnız kaldığında neler yapıyor acaba diye düşünüyorsan, The Secret Life of Pets veya ülkemizdeki adıyla Evcil Hayvanların Gizli Yaşamı isimli bu filmi mutlaka izlemelisin!

0 yorum :

Kids of City'den muhteşem bir kitap kazanmaya ne dersiniz?

17:03 ebru altin 0 Comments

İzlenimlerin Derinliği isimli blogumun kardeş sitesi niteliğini taşıyan Kids of City'den muhteşem bir kitap kazanmaya ne dersiniz?
Cevabınız Evet ise bu büyük geri sayımı biraz daha heyecanlandıralım ve Kids of City - Kitap yarışmamızı başlatalım.
Kids of City'nin facebook sayfasını beğendikten sonra; #KidsofCity #Hediyeyağmuru #ÜçKediBirDilek etiketi ile postu kendi sayfanda paylaşıp, en az 3 arkadaşını etiketle. Kids of City'nin facebook sayfasındaki paylaşımın altına yorum olarak katıldım yaz ve Kids of City'den hediye kitap kazan.
2 Ağustos - 9 Ağustos tarihleri arasındaki paylaşımlar değerlendirmeye alınacaktır. Paylaşımlar yarışma süresince herkese açık olmalıdır. Şartları eksiksiz yerine getirenler arasında yapacağım çekilişle 1 kişi, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık dan çıkan Üç Kedi Bir Dilek isimli kitabın sahibi olacaktır.
Kazananlar 10 Ağustos 2016 Çarşamba günü Kids of City facebook sayfasından açıklanacaktır.
Tüm takipçilerime şimdiden bol şans dileriz...

0 yorum :

In The Heart of The Sea: Denizin Ortasında Çekişmeli Bir Macera

14:37 ebru altin 1 Comments

Uçsuz bucaksız okyanusun ortasında dev canlılarla edilen amansız mücadele. Balinalar ve avcılar... Devasa kuyruklarıyla oluşturdukları dalgalar altından görülen Güneş'in ışıltısı...


Film, Amerikalı yazar Herman Melville'in dünyaca ünlü romanı olan Moby Dick'den esinlenmiş gibi dursa da aslında Nathaniel Philbrick'in In The Heart of The Sea: The Tragedy of The Whaleship Essex kitabından uyarlanmış, filmiş yönetmenliğini ise A Beautiful Mind, Cindirella Man ve Rush gibi başarılı filmlerden tanıdığımız Rom Howard yapmıştır.

Filmde aydınlatma için balina yapı gereksiniminin tedariğini sağlamak üzere 1820 yılında Essex ismindeki gemiyle denize açılan bir grup denizcinin başına gelen felaketler konu alınıyor. Balina avcılığına yaptığı gönderme ile In The Heart of The Sea ince bir kapitalizm eleştirisini de yapmayı ihmal etmiyor.


İspermeçet avlamak üzere yola çıkan Essex; devasa bir balinanın saldırısı sonucunda parçalanır. Mürettebattan kurtulanlar küçük bir tekneyle Pasifik Okyanusunun ortasında hayatta kalma mücadelesi verir. Yiyecekleri tükendiğinde ise ölen arkadaşlarını yemeye başlarlar. Hayatta kalan 8 kişinin yaşadığı bu olay; 1850 yılında Amerikalı yazar Herman Melville'nin yaratacağı efsanevi Moby Dick'in de temellerini atmış oluyor. In The Heart of The Sea bu nedenle Moby Dick efsanesinin nasıl ortaya çıktığı ile ilgili de izleyicilerini aydınlatıyor.

Başrollerde yönetmenin 2013 tarihli filmi Rush'da da izlediğimiz Chris Hemsworth, Cillian Murphy, Benjamin Walker, Brendan Gleeson gibi oyuncular bulunmakta. Oyunculuk bakımından vasatın üstünde bir performans sergilenmiş olsa da, Cillian Murphy faktörünün filmde kattıklarını es geçmemek lazım.


Filmin renk tonlarında hakim olan yeşil ağırlıklı renkler genel anlamda atmosfere uymakla birlikte, izleyicilere verilmek istenen denizin ortasında kalmışlık hissini başarılı şekilde seyirciye aktarıyor. Hikaye olarak sıradan olan filmi izleten en büyük etkenler aksiyon sahnelerinin çokluğu ve görsel efekt kullanımındaki başarı.

Sonuç olarak Ron Howard gibi bir yönetmenin diğer başyapıtlarını göz önüne almadan izlerseniz filmden daha fazla zevk alabilirsiniz. Çünkü yönetmenin diğer filmleriyle kıyaslama içine girildiğinde maalesef sınıfta kalıyor.


1 yorum :

The VVitch: Adım Adım Cadılaşmak

11:30 ebru altin 1 Comments

Ortaçağ İngiltere'sinde gri bulutlarla kaplı ormanın ve dinin çemberine kısılmış bir aile...

William ve Katherine; çiftçilikle geçimini sağlayan beş çocuklu dindar bir ailenin ebeveynleridir. Bir gün aldıkları kararla yaşadıkları kasabayı terk ederek kimsenin olmadığı bir bölgeye yerleşme kararı alırlar. Amaçları dinlerini istediklerini gibi yaşayıp, mısır yetiştirerek insanlardan uzakta geçimlerini sağlamaktır. Fakat işler istedikleri gibi gitmez. Yavaş yavaş karanlığın çukuruna doğru çekilirler.


Ektikleri mısırlar çürümekte ve tarımdan yeterli verimi alamamaktadırlar. Thomasin, yeni doğan kardeşi Sam ile oyun oynarken Sam bilinmeyen bir sebepten ötürü kaybolur. Aradan kısa bir süre geçtikten sonra Thomasin, kardeşi Caleb ile oynarken ikiz kardeşlerini korkutmak için cadı olduğunu söyler.

En küçük kardeşlerinden başlayan lanet, hepsini sarar. Caleb'in de ormanda kaybolmasıyla işler gittikçe daha da kötü bir hal alır. İkizlerin annesine ve babasına Thomasin'in cadı olduğunu söylemesiyle kendini olmadığı bir şekilde bulan Thomasin için kendini bu durumdan kurtarması gerekmektedir.

Filmin yazar ve yönetmeni olan Robert Eggers'ın ilk uzun metraj filmi olan The VVitch: A New - England Folktale; gerek gerilim unsurlarını doğru yerlerde kullanarak, gerekse gri tonlardaki sisli görüntüleriyle izleyiciyi içine çekmeyi başarıyor.


Ormanın içindeki yalnız kalmışlık duygusunu atmosferiyle doğru şekilde vererek, gerilim dozunun dengesini başarılı bir şekilde ayarlamış.

Korku filmi olmayan, bir gerilim filmi olan The VVitch; dönemin insanlarının bakış açılarını ve bağnazca yaklaşımlarını perdeye aktarmaktadır. O dönemde yaşayan insanlar dinlerine çok bağlı ve cadılardan da korkuyordu.

Cadılığın simgesi olan dans etmek, şarkı söylemek, oyun oynamak türünden aktiviteleri yapan birisini gördüklerinde cadı yaftasını yapıştırarak cezalandırıyorlardı. Bu cezayı vermek için cadı mahkemeleri bile kurulmuştu.

Filmin müzikleri atmosfere uygun olarak, aniden hızlanan ve insanı huzursuz edecek bir şekilde hazırlanmış.


Özellikle Harvey Scrimshaw'ın Caleb'in ormandan döndükten sonraki oyunculuğu ve Anya Taylor-Joy'un son sahnelerdeki performansları dikkat çekici. Tabii Game of Thrones dizisindeki Lysa Arryn rolüyle gördüğümüz Kate Dickie'nin oynadığı Katherine karakterinin hakkını da vermek lazım.

Keçinin olduğu sahnelerde izleyiciyi germeyi başaran Black Philipp'i de tebrik ediyoruz.

Son olarak filmin amacının bir korku filmi olmadığını, dönemin gerçek hikayelerinden yola çıkan bir gerilim filmi olduğunu ve o zamanda yaşayan dindar insanların nasıl bir bakış açılarının bulunduğunu vurgulamak olduğunu söyleyebiliriz.


1 yorum :

Everest: Zirveye Dokunanlar

12:00 ebru altin 0 Comments


Düşük oksijen, şiddetli fırtına, kar ve 8000 metre yükseklikte zirveye dokunmak için verilen yaşam mücadelesi…

Yönetmenliğini Baltasar Kormákur’un yaptığı Everest, 1996 yılında Everest’e tırmanış düzenleyen iki dağcı takımının başından geçen yaşanmış bir olaya dayanıyor. İki rakip olan Rob Hall ve Scott Fisher; Everest’e ticari tırmanışlar düzenlemektedir. İkisinin de amacı; aynı anda takımlarını zirveye ulaştırmaktır. Sert geçen hava koşullarına rağmen ekip liderleri geri dönme kararı almazlar. Çünkü diğer ekip zirveye ulaşırsa geri dönenin ticari itibarını zedelenecektir. Bu nedenle şartlar ne kadar zor olursa olsun zirveye ulaşmada kararlıdırlar.

Şiddetli fırtına ve tırmanış yolundaki halatların onarılması gerekliliği iki takımı da zor durumda bırakır. Bir yandan hava koşullarına göğüs germeye çalışan dağcılar diğer yandan da donanımlarını sağlamlaştırmak zorundadırlar. Ancak sorun sadece bunlarla da sınırlı değildir. Çünkü oksijen yetersizliği gibi başka büyük problemleri de vardır.

Filmin başrollerinde Jason Clarke, Jake Gyllenhaal, Josh Brolin, Emily Watson ve Keira Knightley bulunuyor.


Açıkça söylemek gerekirse cast seçimi yerinde gibi görünse de Jake Gyllenhaal gibi bir oyuncuyu çok fazla kullanamamış yönetmen. Oysa Donnie Darko ve Night Crawler filmlerinde mükemmel performans sergileyen Jake Gyllenhaal rolü gereği bu filmde biraz sönük kalmış. Keira Knightley’in ise elinde telefonla uzanarak salya sümük ağlamak dışında başka pek bir rolünü maalesef göremiyoruz. Terminatör serisinin son halkası olan Genisys ve Dawn of the Planet of the Apes’de dikkatleri üzerine çeken Jason Clarke ise rolünün hakkını vermiş.

Ekipteki diğer katılan dağcıların hikayelerine daha fazla yer verilseymiş izleyicinin empati kurması daha kolay olacakmış.

Genelde felaket filmlerinin en büyük handikapı olan CGI kullanımında ise Everest geçerli not almayı başarıyor. Yapay görünmeyen ortamlar ve çığ sahneleri gerçeği aratmayacak cinsten. Filmdeki ölüm sahnelerinin abartılı biçimde verilmemesi gerçekçiliği daha da üst seviyelere çekmekte.

Sonuç olarak Everest 1996 yılında meydana gelen ve 8 dağcının ölümü ile sonlanan trajik zirveye tırmanış hikayesini izleyiciye başarılı şekilde yansıtırken, diğer yandan da faciada yaşamını yitiren dağcılara saygı duruşunu esirgemiyor.




0 yorum :

Room: Gizli Dünya'nın Gerçeğe Açılan Kapısı

22:12 ebru altin 1 Comments


Yaşı kaç olursa olsun bir yetişkin veya çocuk, kutu gibi bir odada hayatını ne kadar devam ettirebilir, hiç düşündünüz mü?

3 gün mü, 5 hafta mı yoksa 1 yıl mı?
Verilebilecek cevaplar az çok bellidir aslında. O yüzden öyle aman aman üzerinde düşünmeye gerek olduğunu hiç sanmıyorum. Zira bir yetişkin veya çocuğun bir yere kapatılma veya hapsedilmesi, insan doğasına tek kelimeyle aykırı bir durumdur.

Aykırıdır çünkü insan doğası gereği özgür bir şekilde yaratılmıştır. Bundan dolayıdır ki insanoğlu kendi rızasıyla bırakın günlerce bir yerde alıkonulmayı birkaç saat bile bir yerde kapalı kalmak istemez.

Bu satırları bana yazdıran şey ise bu yıl ki Oscar Ödülleri’nde Brie Larson’a En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandıran Room isimli film oldu diyebilirim.

İnsanı izlerken dahi klostrofobinin eşiğine getiren film, Emma Donoghue’nin aynı adlı romanından beyazperdeye uyarlanan eşsiz yapımlardan birisi niteliğinde.

Ülkemizde Gizli Dünya ismiyle gösterime giren Room; 17 yaşındayken yaşlı Nick adını taktığı bir adam tarafından kaçırılıp, bir kulübeye hapsedilen Joy Newsome ile o kulübede doğan küçük Jack’in hikayesini gözler önüne seriyor.

Küçücük bir odada başlayan bu duygusal yolculuğun aynı zamanda her şeyin ortaya döküldüğü bir evrene dönüşmesi de cabası elbette…

Tüm dünyası yalnızca 3 metreye 3 metre olan bir odadan ibaret, 5 yaşında küçücük bir çocuk ve o çocuğun kutu gibi bir odaya sığdırdığı kocaman bir dünyası var aslında bu filmde!

Hiçbir zaman rüzgarı ve yağmuru hissedememiş olan Jack, doğal olarak Ma’dan başka hiç kimseyi tanımadığı gibi annesinin 17 yaşından beri o odadan kurtulmaya çalıştığını da bilmemektedir. Aksine annesinin sonsuz sevgisi ve onun mutluluğuna odaklanmış olması ise Jack’in içinde bulunduğu tehlikenin farkına varmak bir yana dursun, meraklı ve herşeyi sorgulayan bir çocuk olmasını sağlamıştır. Jack her ne kadar halinden şikayetçi olmasa da, Ma’nın dış dünyaya girmek için yaptığı cesurca kaçış planı sayesinde, temsil ettiği tüm şaşırtıcı bilinmeyenler bir bir gün yüzüne çıkarılarak, çözüme kavuşacaktır.

Leny Abrahamson’un yönetmenlik koltuğuna oturduğu ve 118 dakika boyunca adeta izleyiciye nefes almadan macera dolu bir serüvenin içine sürükleyen film, oyuncularıyla da akıllarda uzun bir süre yer edeceğe benziyor.


Şüphesiz ki Brie Larson’ın performansı için filmin tartışmasız en sağlam tarafıdır diyebiliriz. Çünkü filmde Joy karakterine hayat veren Larson’ı yıllardır süregelen psikolojik işkence ve tecavüze rağmen sırf oğlu için pozitif kalmaya, onu yetiştirip tehlikelerden korumaya çalışan bir kadın, her şeyden önemlisi de bir anne olarak izliyoruz.

Peki çocuk oyuncu Jacob Tremblay’e ne demeli… Daha 8 yaşında olmuş olmasına rağmen yaşının üzerindeki performansıyla seyirciyi adeta kendine hayran bırakıyor.

Filmi izleyecek olanları bekleyen müthiş sinematografi çoğunlukla zorlayıcı olsa da, tabloid şablondan uzak yapısına muhteşem oyunculuk ve yönetmenlik başarısını da ekleyince senenin en iyi dram filmlerinden biri haline gelmesi de elbette kaçınılmaz oluyor.

“Başka bir gezegende miyiz?
– Hayır, aynısı! Sadece farklı bir yer…

Sizin içinde bulunduğunuz gezegen nasıl bir yerdir bilinmez ama (!) Room’u hala izlemediyseniz emin olun çok şey kaçırıyorsunuz demektir. Kim bilir belki siz de içinizde hapsolmuş bazı duyguları bu filmle birlikte özgürlüğüne kavuşturursunuz, belli mi olur.


1 yorum :

Bir Kutup Ayısı Atasözü Ne Der?

15:37 ebru altin 0 Comments

Bir kutup ayısı atasözü ne der?

A-Tik-Tuk, A-Tik-Tuk!

Sınır tanımaz hayal gücüne sahip ödüllü yazar Çiğdem Gündeş, masal düşler yaratmadaki ustalığını bu kez öyküler kaleme almak için kullanıyor. Neler yok ki Gündeş'in öykü pınarında...

Fasolada! Cacıki! Zeibekiko!
23 Nisan Çocuk Bayramı için Ege'nin karşı kıyısından Türkiye'ye gelen Elefteria'nın, Ceren'in ve ailesinin birbirlerinden öğrenecek çok şeyleri var. Hatta bizim bile!
O zaman verin elinizi, şarkılar söyleyelim. Dilimiz farklı belki ama yaşamdan aldığımız tatlar benzer nasıl olsa. Gözlerimizi yumup, bir baba ve oğlun avlanmak için çıktıkları kamp gezisinde sessizce ormanı dinleyelim; fısıldayacağı önemli sırlar var. Neşemize neşe katıp kırmızı bir bisiklerin sırtında var gücümüzle pedal çevirelim.

Güzel bir akşamüstü Eciş'le Bücüş'ün sofrasına konuk olup büyükannemizin anlatacaklarıyla masal masal renklenelim. Dilerseniz Çağrı ve Emre'nin sözlerine kulak verip, karşımıza çıkan engelleri adım adım aşalım. Yeter ki dünyada barış, çocukların gözlerinde hep yaşama sevinci olsun...


0 yorum :

Bir Artı Bir, Bir Eder mi?

22:09 ebru altin 0 Comments


Her zaman geçerli olmasa da bazı filmlerin insan psikolojisi üzerindeki etkisi su götürmez bir gerçektir. Öyle ki kimi zaman izlediğiniz sahneler eşliğinde geçmişe gider, kimi zaman da yüreğinizi dağlayan sahnelere şahit olursunuz.

Hele film bitip de şöyle bir arkanıza yaslandığınızda bir de bakarsınız ki kelimeler hiç bu kadar kiyafetsiz kalmamıştır. Ne söyleseniz boştur o saatten sonra. O yüzden sessizliğin ağırlıklı hakim olduğu bir ortamda kendi iç sesinize kulak verirsiniz. Ve "insanlığın yaradılışından bu zamana kadar ki olan dilim içerisinde içine işleyen kötülüğü" sorgulamaya başlarsınız "Bu kadar kötü olmak durumunda mıyız" diye...

Wajdi Mouawad'ın ünlü oyunundan Qubecli yönetmen Denis Villeneuve tarafından sinemaya uyarlanan 2010 yapımı Incendies (İçimdeki Yangın) tam da az önce ifade ettiğim duygulara acı bir şekilde seslenerek, insanın içine adeta bir nakış gibi işliyor.

Değerlerimizin adeta yozlaşmaya başladığı, insanın insanlığından utandığı, şeytanın adeta kimlik değiştirerek insan, işkenceci ya da ölüm dağıtan bir asker olarak hayat bulduğu sahneleri sinematografik açıdan anlatmak tek kelimeyle zor.

Ortadoğu'nun sorunları bitmeyen ülkelerinden Lübnan'da Hristiyan teröristlerin saldırısına uğrayan bir kadın, onun hapishane maceraları, ikizleri, sakladığı oğlu ve ikizlerin kayıp babası ile ilgili bir sürü olay örgüsüne sahip adeta politik bir melodram Incendies...

Bu sefer filme damgasını vuran kahramanımız bir kadın...
İsmi Nawal Marwan...
O, Simon ve Jeanne'in annesi...
O, gördüğü işkence ve tecavüzlere sadece defalarca aynı şarkıyı söyleyerek cevap veren güçlü bir kadın...

İşkencecisine göre ise;
Sadece 17 numaradaki şarkı söyleyen sıradan bir kadın...
Bir orospu (!)
Bir anne...
Ama herşeyden önemlisi bir kadın!

Biri erkek diğeri kız olan ikizler, ölen annelerinin garip vasiyetiyle hiç ummadıkları bir anda karşı karşıya kalmak durumunda kalırlar. Anneleri çocuklarından babalarını ve o güne kadar hiç duymadıkları ağabeylerini araştırmalarını ister. Bunlar gerçekleşmeden de ne bir dua ne de bir mezar taşı ister. Her ne kadar bu istekler önceleri garip gelse de; Jeanne'i bir şekilde ülkesi Lübnan'a doğru uzunca bir yolculuğa çıkarır.

Geçmişin rahatsız edici kargaşalar fonunda, az gelişmişliğin ürkütücü dağlarına yolculuk içerisinde hayat çoğu zaman korkunç enstantenelerini barındırsa da Jeanne'i yolundan alıkoyamaz. Annesinin Lübnan'da tanındığını, işkenceye giderken bile şarkı mırıldayan yiğit bir kadın olduğunu da işte o zaman öğrenir, Jeanne...

Ama öğrendikleri yalnızca bununla sınırlı kalmayacaktır. Çünkü onları bekleyen gerçekler, düşünülemeyecek kadar daha korkunç boyutlardadır.

Olur da vakit bulursanız insanın içine işleyen "İçimdeki Yangın" isimli bu filmi izleyin derim. Az bir bütçeyle insanda bu denli iz bırakacak filmlere rastlamak çok zordur ne de olsa!

Söylesenize hiç "Bir artı bir, bir eder mi?"

Herkese şimdiden iyi seyirler...

0 yorum :

Masumiyet Müzesi’nin Londra’da Açılan Sergisi Avrupa’da Büyük İlgi Gördü

22:32 ebru altin 0 Comments

Londra'daki tek Türk sermayeli İngiliz bankası olan TurkishBank UK'in sponsoru olduğu Orhan Pamuk'un Masumiyet Müzesi'nin Somerset House'ta açılan sergisi, başta İngiltere olmak üzere Avrupa'nın saygın medya organlarında geniş yer buldu.

Nobel ödüllü Türk yazar Orhan Pamuk'un 2008 yılında yayımlanan aynı adlı romanından ilhamla kurduğu Masumiyet Müzesi'nin Londra Somerset House'ta açılan sergisi Avrupa'da en önemli sanat olayları arasında yerini aldı.

TurkishBank UK ev sahipliğinde düzenlenen resepsiyonla 26 Ocak'ta açılan sergiye başta İngiliz medya kuruluşları olmak üzere Avrupa'nın seçkin yayın organları büyük ilgi gösterdi. Sergi, Kıbrıs basınında da geniş yer buldu.

İngiltere'nin resmi yayın kuruluşu BBC'den World Service Radio'a kadar, sergi ile ilgili olarak yazar Orhan Pamuk'la geniş bir röportaj yayınladı.



Dünyanın en etkin finans gazetelerinden Financial Times2ın Life & Arts bölümünde Jackie Wullschlager imzalı yazıda sergi için "Tepeden tırnağa nostalji dolu, çılgın, görkemli, duygusal bir proje" ifadeleri kullanıldı.

250 yıla yaklaşan tarihi ile saygın İngiliz gazetesi The Times, Somerset House'da açılan sergi vesilesiyle Türkiye için geniş bir yer ayırdı.

Haber ve yorumları ile tüm dünyanın nabzını tutan The Guardian gazetesi de serginin açılış günü ile ilgili özel haber yaparken sergiyi yorumladı.



Metro gazetesi de Masumiyet Müzesi sergisi ziyaretini Londra'da To do List arasında gösterdi.

Londra'da Somerset House Courtyard Rooms bölümündeki sergi 3 Nisan 2016 tarihine kadar açık kalacak.

0 yorum :

12. İstanbul Japon Filmleri Festivali Akbank Sanat'ta

17:09 ebru altin 0 Comments

12. İstanbul Japon Filmleri Festivali, Japonya İstanbul Başkonsolosluğu, Japan Foundation ve Akbank Sanat'ın işbirliği ile Şubat ayında sinemaseverler ile buluşacak.

Festival boyunca yönetmen Naomi Kawase'nin başyapıtlarından "An" ve yönetmen Hayao Miyazaki'nin son eseri olan 37. Japonya Akademi Ödülleri animasyon ödülü, 41. Annual Annie Awards en iyi senaryo ödülü başta olmak üzere çok sayıda uluslararası ödül kazanan "Rüzgar Yükseliyor" gibi günümüz Japonya'sını tanıtan altı film gösterilecek.

Etkinlik: Akbank Sanat Sinema Kuşağı - 12. İstanbul Japon Filmleri Festivali
Yer: Akbank Sana

* AN

Yönetmen: Naomi Kawase
Oyuncular: Kirin Kiki, Masatoshi Nagase

Sentaro, içine An (kırmızı tatlı fasulye ezmesi) konulan Japon tatlısı dorayaki satan küçük bir pastane işletmektedir. Bir gün yaşlı bir kadın, Sentaro'ya dorayaki yapımında yardım etmeyi teklif eder. Kadın, gizemli tarifi ile ünü dört bir yana yayılan olağanüstü dorayakiler yapar. Sentaro'nun mütevazi küçük pastanesi yaşlı kadının sihirli dokunuşu ile artık bambaşka bir yere dönüşmüştür. Zamanla pastacı Sentaro ile yaşlı kadın leziz dorayakiler yaparken, bir yandan da birbirlerinin kalplerine dokunup, yaralarını sardıklarını fark edeceklerdir. Naomi Kawase'nin yönetmenliğini yaptığı An, 68. Cannes Film Festivali açılış filmleri arasındadır.

Gösterim Tarihleri

3 Şubat 2016 Çarşamba - saat: 20.00
4 Şubat 2016 Perşembe - saat: 19.00

* ÇİÇEKLERİN ARDINDAN (HANA NO ATO)

Yönetmen: Kenji Nakanishi
Oyuncular: Keiko Kitagawa, Masahiro Koumoto

Unasaka bölgesinde bahar zamanı açan kiraz çiçeklerinden büyülenmiş olan Ito, genç samuray Magoshiro ile karşılaşır. Babasının kılıç kullanmayı öğrettiği Ito'nun, Magoshiro'nun devam ettiği dövüş okulundaki en iyi öğrencileri yendiği söylenmektedir. Magoshiro'nun Ito'yu düelloya davet edeceği zaman yaklaşmaktadır. Ito, Magoshiro'dan hoşlansa da babası başka biriyle nişanlanmasını istediği için bu aşktan vazgeçmeye çalışır. Birkaç ay sonra Soshiro'un bir tuzağa düştüğünü ve sonra ihtihar ettiğini öğrenen Ito, intikam almaya karar verir.

Gösterim Tarihleri

5 Şubat 2016 Cuma - saat: 16.00
12 Şubat 2016 Cuma - saat: 19.00

* BENİM KÜÇÜK ÇİÇEĞİM (MUGİKO - SAN TO)

Yönetmen: Keisuke Yoshida
Oyuncular: Maki Horikita, Ryuhei Matsuda, Kimiko Yo

Seslendirme sanatçısı olmak isteyen Mugiko, ağabeyi ile birlikte yaşamaktadır. Yıllar önce onları terk eden anneleri geri döner ancak hasta olduğundan yakında hayatını kaybedecektir. Mugiko, annesinin küllerini gençlik yıllarını geçirdiği kasabaya götürür. Annesine çok benzeyen Mugiko'nun gelişiyle birlikte kasaba hareketlenir. Kasabalılar ile görüşen Mugiko, annesinin hiç bilmediği yönlerini öğrenir.

Gösterim Tarihleri

5 Şubat 2016 Cuma - saat: 19:00
13 Şubat 2016 Cumartesi - saat: 19.00

* HAYATIN ANAHTARI (KAGİDOROBO NO METHOD)

Yönetmen: Kenji Uchida
Oyuncular: Masato Sakai, Teruyuki Kagawa, Wyoko Hirosue

35 yaşlarında fakir bir oyuncu olan Sakurai, bir gün hamamda düşerek hafızasını kaybeden zengin Kondo'nun anahtarını çalar ve onun yerine geçer. Aslında bir katil olan Kondo, gizemli bir hayat sürmektedir. İki adamın hayatları tamamen değişirken, Bayan Kanae'denin de işin içine girmesiyle birlikte üçünün kaderleri hiç ummadıkları yerlere kaymaya başlar.

Gösterim Tarihleri

6 Şubat 2016 Cumartesi - saat: 19.00
12 Şubat 2016 Cuma - saat: 16.00

* RÜZGAR YÜKSELİYOR (KAZETACHİNU)

Yönetmen: Hayao Miyazaki

Hayao Miyazaki'nin yazıp yönettiği 2013 yapımı anime film olan Rüzgar Yükseliyor, başarılı bir uçak mühendisi olmak isteyen Jiro'nun hikayesini anlatıyor. Jiro, küçüklüğünden beri güzel uçaklar tasarlamak isteyen, öğrenmeye hevesli bir gençtir. En büyük idolü İtalyan uçak tasarımcısı Caproni'dir. Miyop olduğundan pilot olamayan ancak uçmaya büyük ilgi duyan Jiro, büyük bir Japon uçak firmasında işe alınır. Bu andan itibaren film Jiro'nun yaşadıklarının yanında 1923 depremi, dünya ekonomik bunalımı, Verem salgını ve Japonya'nın 2. Dünya Savaşı'nın içine sürüklenmesi gibi büyük toplumsal olaylara da yer verir. Savaşın yaklaşmasıyla birlikte hayatı değişmeye başlayan Jiro, Naoko isimli bir kıza aşık olur ancak Naoko vereme yakalanır. Film, 27. Japonya Akademi Ödülleri Animasyon Ödülü ve 41. Geleneksel Animasyon ödülleri En İyi Senaryo Ödülü'ne sahiptir.

Gösterim Tarihleri

6 Şubat 2016 Cumartesi - saat: 16.00
11 Şubat 2016 Perşembe - saat: 19.00

* MARNIE ORADAYKEN (OMOİDE NO MARNIE)

Yönetmen: Hiromasa Yonebayashi

12 yaşındaki Anna, astım tedavisi için akrabalarının yaşadığı, deniz kıyısındaki köye gider. Bir gün, terk edilmiş bir evin penceresinde kendisi gibi hüzünlü ve gizemli küçük bir kız olan Marnie'yi görür. Bu karşılaşmadan sonra ikisi arasında sır olarak kalacak garip olaylar meydana gelmeye başlar. Film, 38. Japonya Akademi Ödülleri Animasyon dalı mansiyon ödülü, 32. Chicago Uluslararası Çocuk Filmleri Festivali'nde Çocuk Jürisi Ödülü kazanmıştır.

Gösterim Tarihleri

11 Şubat 2016 Perşembe - saat: 16.00
13 Şubat 2016 Cumartesi - saat: 16.00

Not: Etkinlikler ücretsizdir.

0 yorum :

Editörlük ve yayıncılığa ilgisi olanlar için muhteşem bir atölye çalışması!

23:04 ebru altin 0 Comments

Sizce kitapların gizli kahramanları kimlerdir?

a. Yazarın direkt olarak kendisi
b. Yazarın satırlara döktüğü her bir cümleyi ilmek ilmek işleyen editörler

Tabii ki doğru cevap b şıkkı yani editörler olacaktı! Çünkü kitapların gizli kahramanları kim ne derse desin tek kelimeyle yazıların arasında devleşen ve adeta kelimelerin efendisi kabul edilebilecek editörlerdir. 

Peki editörlük nedir?
Bir metin yayına nasıl hazırlanıp kitaba dönüştülür?
Ya biçim, tasarım, tanıtım, kitap seçimi ve yayın programına ne demeli?

Eğer tüm bu soruların cevaplarını merak ediyorsanız Akademi Jurnal'de yaklaşık 8 hafta sürecek muhteşem bir atölye çalışması sizleri bekliyor, haberiniz olsun.

Sektöre adım atmak isteyenlere son derece önemli katkılar sunacak olan bu atölye çalışmasına konuk olacaklar, Fatma Burçak'ın sunumlarıyla keyifli bir 8 hafta geçirerek, yepyeni bir dünyaya merhaba diyecekler. 

Giderek büyüyen yayıncılık sektöründe çalışan veya çalışmak isteyenler için düzenlenecek editörlük ve yayıncılık atölyesi ilginizi çekiyorsa kaçırmayın derim. Metin yazarı & editör olduğumdan dolayı demiyorum ama eminim ki dersler son derece keyifli geçecektir.Az buçukta olsa ilginiz varsa kaçırmayın derim. Detaylı bilgiye www.akademijurnal.com veya akademijurnal@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Başlangıç: 22 Şubat Pazartesi, 19.30




0 yorum :

Gülümsemeye dair şaşırtıcı gerçekler: Hangi gülümseme ne anlama geliyor?

17:54 ebru altin 0 Comments

Vücut dili kullanımının en belirgin özelliklerinden olan gülümsemenin farklı çeşitleri, altında farklı anlamlar barındırıyor. Tıpkı hissederek gülümsemenin ve mutlu olmadığımız halde gülümsemenin karşımızdaki kişiler tarafından hissedilebiliyor olması gibi, nasıl güldüğümüzün de karşımızdaki kişiler tarafından algılanış biçimi farklılıklar gösterebiliyor.

Dudakları kapatarak gülümsemek



Dudaklar kapalı şekilde gülümsemek, gülümsemenin en yaygın olarak kullanılan çeşitlerinden biri. Kolay yapılabiliyor olması, gülümsemek istemediğimiz ancak gülümsememiz gereken durumlarda karşı tarafa kibar ve nazik bir tepki vermeyi daha kolay hale getiriyor. Dudaklar kapalı olarak gülümsemek, çoğunlukla samimi algılanmayan bir gülümseme biçimi. Gerçekten hissederek gülümseyen kişilerden dişlerini göstererek gülümsemelerini bekliyoruz. Her ne kadar orta dereceli bir samimiyet belirtisi olarak algılansa da, karşımızdaki kişinin gülümserken dişlerinin beyazlığına güvenmiyor oluşunun ya da dişlerindeki problemleri gizlemek isteyişinin de dudaklarını sıkı şekilde kapatarak gülümsemeyi tercih etmesinin sebebi olduğunu da aklımızın bir köşesinde bulundurmakta fayda var.

Kendini beğenmiş gülümseme



Kendini beğenmiş ve odağın kendisinde olmasını isteyen insanların çoklukla kullandığı bu gülümseme çeşidinde, dudaklar genelde kapalı ve gülümseme sağa ya da sola çekilmiş olarak bulunuyor. Zaman zaman dudakların aralık olduğu ya da üst dudağın biraz daha kalkık tutulduğu durumlarda da gözlenebiliyor. Dudaklarla birlikte kaşlarda da bir tarafı kaldırmak gülümsemeyi tamamlayıcı olarak kullanılabiliyor.

Kendini beğenmiş şekilde gülümseyen insanların bir çoğu bulunduğu ortamda lider konumunda olmak isteyen ve odak noktası olmak isteyen kişiler. Kalabalık bir ortamda iletişim kurduğunuz kişilere bir süreliğine bu şekilde gülümsemeye devam ettiğinizde sizinle konuşurken çok daha dikkatli ve gergin olduklarını hissedebilirsiniz.

Yarım gülümseme



Kendini beğenmiş gülümsemeye oldukça benzeyen bu gülümseme türü, asimetrik bir görüntü yarattığı ve tam olarak ne yaptığınızın anlaşılmaması nedeniyle en karmaşık ve en farklı tepkiler alabileceğiniz gülümseme çeşidi. Kendine güven, utanma, ilgi, kızgınlık, dominantlık gibi birbirinden çok farklı duyguları yansıtabiliyor.

Ağız açık gülümseme



Ağız açık olarak gülümseme, dişlerin tamamının gösterildiği gülümseme çeşidinden farklı olarak, kahkaha atarken çekilmiş bir fotoğraf görüntüsünü andırır. Bu gülümseme de, şaşırtıcı şekilde çoğunlukla yapay ve samimiyetsiz bir imaj yansıtır. Her ne kadar yapay olsa da, bu şekilde gülümseyen kişiler çoğunlukla umursamaz, ben merkezci ve eğlenceli kişiler olarak tanımlanır. Özellikle fotoğraflarda fotojenik görünmenin en kolay yollarından biri, tüm dişleri göstermek ve ağzınızı olabildiğince açmak. Tabii ki öğle yemeğinde dişinizde maydanoz kalmadığından ve dişlerinizin yeterince beyaz olduğundan emin olduktan sonra:)



Bu içerik http://www.uplifers.com/ tarafından hazırlanmıştır.


Bir boomads advertorial içeriğidir.

0 yorum :

Kendi Şeytanınızla Karşılaşmaya Hazır mısınız?

17:33 ebru altin 0 Comments

İtiraf edeyim ülkemizde Derin Kabus adıyla gösterime giren "As Above So Below" isimli filmi ne yalan söyleyeyim daha önce hiç duymamıştım. Ta ki benim gibi sinema delisi olan (yok yok kesinlikle o benden daha manyak) sevgilim mutlaka bu filmi izlemelisin, tam senin tarzın diyene kadar da filme dair en ufak bir fikrim yoktu. Artık nasıl bir önemsememe moduysa benimkisi, bırakın ismini hatırlamayı afişine bile adeta bir uzaylı gibi bakıp içimden fısır fısır "Hımm bak şu işe, demek böyle de bir film varmış" demiştim.

Ezoterik bir öğretiden yola çıkılarak yapılan As Above, So Below isimli filmde alttan alta bilinçaltımıza verilmeye çalışılan mesaj aslına bakılırsa tam olarak "Yukarıda ne varsa, aşağıda da o vardır" gerçeğiyle ilintilidir de denilebilir.

Ölen babasının başladığı işi tamamlamayı kendisine takıntı haline getirmiş olan hırslı arkeolog Scarlett, bir sürü bulmaca ve araştırmanın sonucunda çareyi Paris'in yasaklı yer altı dehlizlerine inmekte bulur. Yasaklı yeraltı dehlizleri deme nedenim filmin günümüzde yalnızca bir buçuk kilometrelik bölümüne ziyaretçi kabul edilen, ancak 300 kilometre gibi devasa büyüklükte bir uzunluğa sahip olan Paris'teki yer altı mezarlıklarında çekilmiş olmasındandır. Tabii ziyaret edilebilen kısmında ve yalnızca hükümetin verdiği izin doğrultusunda diye de küçük bir ekleme yapmakta yarar var.


Filmde bir grup gezgini, Paris metropolünün saklı kalmış yer altı mezarlıklarını araştıracakları gizem ve macera dolu bir yolculuğa çıkarken görürüz. Sokaklardan daha dolambaçlı olan yerin altı, kaşifleri uzun zaman önce kendini unutturmuş gizemler ve ölülerden arta kalanlar kadar kendi şeytanlarıyla da yüzleştirir.

Her biri kendi kişisel şeytanıyla karşı karşıya kalan kahramanlarımızın, kendilerini bu yerden kurtarabilmelerinin ise tek bir yolu vardır. O da karşılaştıkları bulmacaları çözebilmek...

Klostrofobinin o ürkütücü dinamiğini ele alıp, son derece başarılı bir şekilde filme yediren John Erick Dowdle'ı ortaya koyduğu bu işten dolayı ne kadar tebrik etsek az olur herhalde. Zira yönetmen o duyguyu izleyiciyi aktarmakta son derece başarılı bir performans sergilemiş.


Korku seviyesi yüksek olmamakla beraber film süresince izleyicisini koltuğunda huzursuz etmeyi çok güzel bir şekilde başaran As Above, So Below, hepimizin peşini bırakmayan kişisel şeytanları ortaya çıkarmak üzere kurulu hikayesiyle insan ruhunun derinliklerine ulaşmada emin olun hiçte zorlanmıyor.

Hermetik - Okültik öğretilerle beslenen bu filmi korkudan titremek için olmasa da, gerilmek için mutlaka izleyin derim. Kimbilir belki siz de benim gibi kendi şeytanınıza ulaşırsınız, belli mi olur :)

0 yorum :

İşte İngiltere'nin hafızalara kazınan en iyi 10 romanı!

15:42 ebru altin 0 Comments

BBC Kültür Sitesi, dünyanın farklı ülkelerinden 82 edebiyat eleştirmeni ile görüşerek İngiltere'nin en iyi romanları konusundaki düşüncelerini sordu. Listede kimler yok ki? George Eliot'tan Virginia Woolf'a, Charles Dickens'tan Mary Shelley'e kadar her bir eseriyle hafızalara kazınan yazarları listede göreceğiniz yüzde yüz garanti! 

İşte yabancıların gözüyle İngiltere'nin en iyi 10 romanı

1. Middlemarch - George Eliot, 1874
2. Deniz Feneri - Virginia Woof, 1927
3. Mrs Dalloway - Virginia Woolf, 1925
4. Büyük Umutlar - Charles Dickens, 1861
5. Jane Eyre - Charlotte Bronte, 1847
6. Kasvetli Ev - Charles Dickens, 1853
7. Uğultulu Tepeler - Emily Bronte, 1847
8. David Copperfield - Charles Dickens, 1850
9. Franskenstein - Mary Shelley, 1818
10. Gurur Dünyası - William Makepeace Thackeray, 1848

0 yorum :

Güç Seninle Olsun!

14:18 ebru altin 0 Comments

Aylar öncesinden yayınlanmaya başlayan fragmanlarıyla hemen hepimizi etkisi altına almayı başaran Star Wars'ın son filmi Star Wars: Güç Uyanıyor; geçtiğimiz Aralık ayında gösterime girmiş ve girdiği ilk haftadan itibaren de boxoffice listesindeki birinciliği de uzunca bir süre kimseye kaptırmayarak zirvedeki yerini korumuştu.

Peki zirvedeki yerini haftalarca korumuş olmasına bir Star Wars hayranı olarak şaşırdık mı?

Elbette hayır...

Ne de olsa dile kolay, Star Wars'ın hayatımıza girdiği tam tamına 38 yıl olmuş.

Her ne kadar benim temerrüt ilk yayınlandığı dönemlere yetişmemiş olsa da televizyon serisi ile başlayıp sonrasında beyazperde de v'uku bulan bu seriye karşı bağımlı olma durumuma görüldüğü üzere pek de mani olamadı. Zira Star Wars'ın televizyonda yayınlanan hemen her bölümünü daha dün gibi hatırlıyorum. Çünkü ailemdeki erkeklerin Star Wars hayranlığını bilmeyen yok. Eh böyle bir ortamda büyüyüp de etkilenmeme gibi bir durum da olamayacağı için yapacak birşey yok.


O halde serinin hemen hemen bütün bölümlerinde sıkça duyduğumuz üzere "Güç, seninle olsun!"

Hikaye bakımından değerlendirildiğinde film, bir bakıma orijinal üçleme ve yeni üçleme arasında adeta bir köprü görevi üstleniyor. Bu nedenlerden dolayı da Yıldız Savaşları veya nam-ı değer Star Wars, bu son filmiyle neredeyse serinin ilk filmi olan A New Hope'un izinden giderek, 1999 - 2005 yılları arasında gösterime giren ikinci üçlemenin kötü anılarını da hafızalarımızdan temizlememize yardımcı oldu.

Serinin son filminde bu sefer seriye yeni katılan Rey ve Finn karakterlerinin çevresinde şekillenen, Karanlık Taraf olan İlk Düzen'den kaçarak hayatta kalma ve Droid BB-8'e verilen gizli görevi yerine getirme öyküsüne şahit olduk.


Lawrence Kasdan & J.J Abrams ve Michael Arndt'in senaristliğini üstlendiği filmin yönetmenlik koltuğunda ise yine J.J Abrams ve ekibinin olduğunu görüyoruz. Bu da ne yalan söyleyeyim Star Wars için oldukça iyi bir gelişim.

Zira Güç Uyanıyor ile bayrağı devralan bu genç kadro, orijinal üçlemeyi zamanında seyrederek büyüyen ve şimdilerde de yenilik peşinde heyecanla yürüyen bir genç kuşağın temsilcileri. Durum böyle olunca filmin seyirci üzerinde bıraktığı o etki, her ne kadar kişiye göre değişkenlik gösterse de Abrams'ın Star Wars: Güç Uyanıyor'daki etkisi de yadsınamaz bir gerçek.

Film hali hazırda sinemalarda oynuyor mu bilemiyorum ama serinin son filmi hala gösterimden kalkmadıysa eğer keyifli bir 135 dakika geçirmek için şansınız varken geç kalmayın derim.

Kapanışı ise bu seferlik izninizle YODA'nın çok sevdiğim sözüne ayırarak, yapmak istiyorum.

"Korku, karanlık tarafa giden yoldur. Korku öfkeye, öfke nefrete, nefret ise acıya yol açar."

Herkese şimdiden iyi seyirler...

0 yorum :