kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Golem ve Cin

İnsanlar tarafından kilden yapılan varlıklara Golem denildiğini daha önce duymuş muydunuz? Açık söyleyeyim, Golem ve Cin'e kadar ben duymamıştım. Ne olduğu konusunda da hiçbir fikrim yoktu.
Korkunç güçlere sahip bir büyücü tarafından, yalnızlık çeken bir adam için kilden yapılmış bir Golem ve bin yıllık esaretinden uyanan bir cin! 
Hazırsanız hep birlikte tam da hikayenin başladığı yere, yani 1899 yılının New York'una doğru yola çıkalım. Çıktığımız bu büyülü yolculukta ilk karşımıza çıkan kişiler ise elbette Golem ve Cin oluyor. Öncelikle yolculuğa onları tanımakla başlıyoruz.

Aile servetini bilinçsizliği yüzünden heba eden Rotfeld'in kötü büyücü Schaalman'dan istediği tek bir şey vardır. O da Amerika'ya giderken yanında götüreceği iffet, sadakat ve erdem sahibi bir kadının olmuş olmasıdır. Eh böylece emir demiri keser misali, Schaalman'ın yarattığı Golem ortaya çıkar. Cin'e gelince... O da Arbeeley'in ibriğini onaracağını sırada ortaya çıkmıştır. Sonrası malum! Olaylar olaylar...

Golem ve Cin'in hayatı üzerinden kesitlerin yer aldığı kitap hemen söyleyelim, her ne kadar birbirinden bağımsızmış gibi ilerlese de sonlara doğru muhteşem bir şova dönüşüyor.
Genç yazar Helena Wecker tarafından yazılan bu kitap, her ne kadar yazarın ilk kitabı niteliğini taşısa da, bana göre hikaye anlatımı ve kurgusu açısından da son derece başarılı çalışmalardan birisi durumunda. Hele de başlı başına tür olarak ele alırsak eğer başarı oranının bir o kadar daha arttığını söylememe gerek yoktur herhalde.

Fantastik türde kitaplardan hoşlanıyorsanız eğer Doğan Kitap tarafından yayınlanan Golem ve Cin'e mutlaka göz atın derim. Kimbilir belki sizin de ilginizi çeker, belli mi olur :)

Sakar Cadı Vini'nin Zaman Yolculuğu

Okuma yazmayı söktüğüm ilk günden bu yana kitaplarla ilişkim ne yalan söyleyeyim hep iyi olmuştur. O yüzden de türü veya kategorisi benim için hiç fark etmez.

Sahi etmez mi gerçekten?

Ne yalan söyleyeyim bu dediğime ben bile inanmadım.

Çünkü okurken keyif aldığım, o da yetmezmiş gibi zevkten dört köşe olduğum yegane bir tür var ki o da elbette ki çocuk kitaplarıdır.

Efendime söyliyim bir masal olsun, bir çocuk edebiyatı seçkisi olsun kendimden geçip, mutluluktan havalarda uçtuğumu hissederim.

Hele de içinde büyücüler, cadılar ve zamanda yolculuk gibi kavramlarda varsa, offf değmeyin keyfime doğrusu. Bir mutlu olurum ki sormayın gitsin.

Geçtiğimiz günlerde İş Bankası Kültür Yayınları tarafından çıkarılan çocuk kitaplarında komik denebilecek bir indirim olduğunu görünce, içimdeki kitap canavarı devreye girerek, "onu almasın, bunu da almalısın, almışken şunu da almalısın misalinden" iç ses olarak arka planda konuşmaya başladı.

Durum böyle olunca da 2 buçuk liradan 3 adet çocuk kitabı çantamdaki yerini alıverdim. Sakar Cadı Vini'nin Zaman Yolculuğu'da bu sepetteki yerini alan kitaplardan bir tanesiydi işte.

Sakar Cadı Vini'nin macera dolu hikayelerini daha önce defalarca duymuş olmama rağmen diğer kitaplardan bir türlü fırsat bulup, okuyamamıştım. Ben her ne kadar Vini ile gecikmeli olarak tanışmış olsam da küçük kuzucukları olanlar bu Sakar Cadı'yla tanışma olayını çoktan gerçekleştirmişlerdir diye düşünüyorum.

Hani bildiğimiz süpürgeli, şapkalı, çirkin mi çirkin cadılar olur ya, bizim cadımız da tam da böyle birisi işte. Ama tek farkla! Bu cadı aynı zamanda tam bir sakarlık abidesi, komik de birisi.

Kocaman kedisi Vilmur ile maceradan maceraya koşarken dilinden düşürmediği ise iki söz var.

"Abrakadabraaaa ve Kırılası Süpürgeler"

Sizin kulağınıza hangisi hoş geldi bilmiyorum ama benim favorim bu noktada Abrakadabra'dan yana oldu.

Laura Owen'in okul dönemindeki çocuklar için kaleme aldığı serinin bu kitabında Sakar Cadı Vini ve kedisi Vilmur'un başı, şaşıracaksınız ama yine derde giriyor. Bir de bakıyor ki her işi ters gidiyor. Okulda, Aggi Teyzesiyle ve ikiziyle de aksilikler peşi sıra birbirini kovalıyor. Üstüne üstlük bu da yetmezmiş gibi aksilikler Eski Mısır'da da peşini bırakmamaya devam ediyor. Her seferinde şansı yaver giden Vini bakalım bu sefer işin içinden nasıl çıkacak ;)

5 - 8 yaş aralığındaki çocuklara hitap eden kitabın içerisinde yer alan çizimleriyle çocukların ilgisini epeyce çekecek olan Sakar Cadı Vini ile hala tanışmayanlar için sadece şu kadarını söyleyeceğim.

Sakar Cadı Vini ve maceraları ile hala tanışmadıysanız eğer çok geçmeden tanışın derim. Zira bu cadı sizin bildiklerinize hiç benzemiyor, benden söylemesi ;)



Kitaplardan Korkan Çocuklar Buraya!

Siz hiç kitaplardan korkan çocuk gördünüz mü?
Şahsen ben görmedim!
Peki görmek ister miydim?
Tabii ki hayırrr…
Zira içinde barındırdığı birbirinden güzel karakterleriyle her seferinde muhteşem bir maceranın kollarını açtığı bir kitap nasıl korkutucu olabilir ki…
Bazen bir kahraman olup canavarlarla savaşırsınız, bazen de imkanı yok dediğiniz hayvanlarla arkadaşlık edersiniz. Dostluğu, paylaşmayı, yardımseverliği, sevgiyi ve bunun gibi bir sürü şeye farkında olmadan şahitlik yapmanız da cabası…
Hal böyleyken kitaplardan korkan çocuk olur muymuş hiç…
O da ne!
Uzaklardan bir yerden, cılız bir çocuk sesi duyar gibiyim sanki, “Ben korkuyorum” diye mırıldanan.
Evet, evet yanlış duymamışım!
Bu ses, Leopoldo’nun sesi değil mi?
Leopoldo’yu tanımayanlar için hemen söyleyeyim.
Leopoldo, Yüreğinin Götürdüğü Yere Git isimli kitabıyla gönüllerde taht kuran Susanna Tamaro’nun sevimli mi sevimli küçük kahramanının adı…
Bir kitap kahramanı olan Leopoldo, 8. yaşına daha yeni girmiş, her çocuk gibi gezmeyi ve eğlenmeyi seven bir çocukken, ailesi ise Leopoldo’nun aksine çocuklarının sevdiği şeylerden hazzetmeyen ve yalnızca kitap okumayı tercih eden bir ailedir.
Oysa onun istediği tek şey yalnızca doyasıya koşabileceği bir çift koşu ayakkabısından başka bir şey değildir.
Ama sonuç her defasında hüsranla sonuçlanır.
Çünkü o çok istediği spor ayakkabıya sahip olmak şöyle dursun, hediye olarak yine bir kitapla karşılaşmak durumunda kalır.
Sonrası ise malum…
Sel akıp giden gözyaşları, yanında da koca bir hayal kırıklığı…
Leopoldo kitapları sevmiyor! Ama onunkisi sebepsiz bir sevmeyiş de değil hani…
Çünkü hangi kitabı açsa kara kara harfler, kara kara lekeler havalarda uçuşmakta, dolayısıyla da çocuğun başı dönmektedir. Çocuklarının bu kitap korkusu hastalığını yenmek için anne ve babası nelere başvurmaz ki…
Ancak sonuç Leopoldo’nun çareyi evden kaçmasıyla sonuçlanır.
Tam da bitti denildiği noktada hikaye sil baştan başlar. Hem de ne başlamak…
Gerek yazım dili, gerekse etkileyici kurgusuyla okurken düşündüren, düşündürürken de sorgulayan “Kitaplardan Korkan Çocuk” isimli kitap için içtenlikle bir solukta okuyabileceğiniz keyifli kitaplardan bir tanesi diyebilirim.
Susanna Tamaro’nun o sihirli kaleminden çıkan “Kitaplardan Korkan Çocuk” isimli bu kitabını hala okumadıysanız eğer mutlaka okuyun derim :)

Çavdar Tarlasında Çocuklar!

Zaman zaman da olsa okuduğunuz bir kitabın bittiği için üzüldüğünüz anlar oluyor mu hiç?

Açıkçası benim oluyor.

Evet, evet yanış okumadınız. Ciddi ciddi oturup, üzülüyorum.

Kimbilir belki de, kendimden bir parça bulduğum karakterin peşine düştüğüm o maceralı yolculuğun hali hazırda devam etmesini istediğim içindir üzülmem.

Aynı geçtiğimiz günlerde okuduğum, ancak yazmaya bir türlü fırsat bulamadığım Çavdar Tarlasında Çocuklar da olduğu gibi...

Kitap, kırklı yılların sonunda, başarısız bir kolej öğrencisinin Noel öncesi yaşadığı sıradışı birkaç günü, kahramanının ironik anlatımı aracılığıyla bizlere ulaştırıyor.

Kitabımızın baş kahramanı ise bu sefer maddi durumu oldukça iyi bir ailenin birkaç kolejden kovulmuş, çevresindekilerce tuhaf biri olarak görülen çocuklarından biri. Oysa bu sefer ki kahramanımız insanlar hakkında kesin yargıları genellemeleri olan, iki kayıp travması yaşayıp, içinde bulunduğu dünyada yer bulamama duygusuyla yaşamaya çalışan bir ergendir.

Bu arada bilinç akışı tekniği ile kaleme alınan bu kitapta, Holden'ın iç sesini takip ederken kimi zaman sarf edilen bir cümleden dolayı yer yer kendimizde bir alt metin yazarak ilerlemek durumunda kaldığımızı da belirtmeden geçemeyeceğim.

Aslında kitap boyunca Caulfield'ın ağzından türlü türlü tasvirler, hayat hikayesi ve kimseyi sevmeyen bir çocuk dinliyoruz.

Tüm bu süreç içerisinde de okuyucu olarak bir taraftan kolej ortamındaki hiyerarşinin şiddete varan sonuçlarına tanıklık ederken, bir taraftan da bu kurumlarda düzenin sarsılmaması uğruna göze alınan adaletsizliğe üzülüveriyoruz.

Kimbilir belki de bize çok tanıdık geldiği içindir bu denli üzülmemiz...

Tabii tek farkla!

Bu sefer üzüldüğümüz kişinin adı Holden Caulfield!

Hayatı ile ilgili birçok plan yapıp, kendi can sıkıntısını gidermeyen bu planlarını zaman içerisinde birer oyuna dönüştüren ancak kurumsallaşmış bir hayattan da kaçış planını asla uygulama fırsatı bulamayan bir kahraman!

Tüm kötücül düşüncelerden uzak, bir o kadar da yüreği tertemiz olan biri...

Ki yüreğinin temizliğini kardeşine fısıldadığı cümleler aracılığıyla bile net bir şekilde görmüyor muyuz?

"Her gün, büyük bir çavdar tarlasında, oyun oynayan çocuklar getiriyorum gözümün önüme. Binlerce çocuk! Yetişkin olarak benden başka kimse yok ortalıkta. Ve çılgın bir uçurumun kenarında durmuşum. Ne yapıyorum burada? Uçuruma yaklaşan herkesi yakalıyorum. Nereye gittiklerine hiç bakmadan koşarlarken, ben bir yerlerden çıkıyor ve onları yakalıyorum. İşte bu yüzden ben Çavdar Tarlasında Çocukları yakalayan biri olmak isterdim."

Okurken gerçekten de karşınızda 15 yaşında bir çocuk olduğu hissi yaratan Çavdar Tarlasında Çocuklar, gerek anlatım dilinin yalınlığı gerekse de ustaca yapılmış betimlemeleriyle sizi bir anda içine çekiveriyor. Kelimeler adeta okurken kayıp gidiyor. Size ise kayıp giden o kelimelerin ardına düşüp, bir düşün içinde tekrardan hayat bulmak kalıyor.

Özellikle okumayanlar için şunu söylemek isterim. Hala fırsatınız varken Sallinger'in bu muhteşem kitabına sıkı sıkı sarılın. Kimbilir belki siz de kendi Çavdar Tarlanızda size ihtiyacı olan birilerine derman olursunuz, belli mi olur... ;)


Zemberekkuşu'nu nasıl bilirdiniz?


Kayınbiraderinizin adını taşıyan kediniz, bir gün hiç iz bırakmadan yok olsa ve karınız da onun bulunması için bir medyuma başvursa, medyumun adını Yunanistan'ın bir adasından alan kardeşi ise sizinle rüyanızda sevişse ve üstüne bu da yetmezmiş gibi karınız da kediniz gibi ortadan kaybolmuş olsaydı ne yapardınız?

Hohhh! Hadi bakalım buyrun burdan yakın!

Yoksa hafif bir kokuyla karışık, beyin dalgalarınızda bir hareketlenme, efendime söyliyim bir yanma falan mı hissettiniz? Cevabınız evet ise hemen söyleyeyim, devreleri yakma konusunda yalnız değilsiniz, zira ben de varım!

Sizi bilemem ama benim Japon edebiyatının aykırı çocuğu Haruki Murakami ile tanışma şerefine erişmem, adeta bir tuğla kalınlığında olan 1Q84 isimli kitabıyla birlikte olmuştu. Sonrası da sırasıyla geldi tabii...

1Q84 ve İmkansızın Şarkısı derken Zemberekkuşu'nun Güncesi ile yeni bir maceraya doğru yola çıkma zamanım gelmişti artık. Sahi Zemberekkuşu dedikleri şey nasıl bir şeydi ki? "Ki-ki-ki diye ses çıkarmasının yanı sıra biz Zemberekkuşu'nu ne zamanlar görüyorduk veya göremiyorduk? Görüntüsü nasıldı? Kitap kapağındaki gibi miydi yoksa görüntüsü, hani olabildiğine endamlı türlerden falan!

Gerçek ile olağanüstü arasında gidip gelen yazar, hayalgücünün genişliğini bir kez daha gözler önüne sererken, çağdaş politikanın anlamsızlığından, İkinci Dünya Savaşı'nda Japonların saldırganlığından ve aşkın gelip geçiciliğinden söz etmeden de edemiyor bu kitabında!

Kitabın Tokyo'nun bir banliyösünde yaşayan ana karakteri Toru daha otuzlu yaşlarının başında; işsiz, evliliği kötü giden ve amaçsız biridir.

Perili olduğu söylenen bir evin bahçesinde önce kedisini sonra da karısını arar bu genç adam. O sırada ise 16 yaşındaki perukacı May Kasahara ile tanışır. Daha nice ilginç karakterlerle tanışması da cabası...

Aslında sıradan bir adamdır Toru Okada!
Ama sıradanlığının içinde bile sıradan olmayan şeyler gelip, vuk'u bulur.
Soğukkanlı olduğu içinde olayları akışına bırakır.
Kimbilir belki de tekamülü gereği öyle yapıyordur.
Okada'nun başına neler gelmez ki?
Önce beyzbol sopalı bir adamla dövüşür, ardından canlı canlı derisi yüzülen insanlara dair anıları dinler ve karısının kayboluşunun ardındaki sırrı arayıp, durur.
Ama ne yaşarsa yaşasın, umudunu yitirmez.
Çünkü karanlık bir odanın kapısının altından sızan incecik bir ışık huzmesi kadar güçlüdür umudu!
Dünyanın en çirkin adamıyla tanışır, her ne kadar kuyruğu eskisi gibi yamuk olmasa da kedisi eve geri döner ve bir sabah yüzünde mavi bir lekeyle uyanır.
Peki bunlar onun için önemli midir?
Elbette ki hayır!

Murakami'nin büyük bir ustalıkla bir metafor üzerine oturtarak kurguladığı bu kitabından öne çıkan başlıkları ise Kuyu, Hırsız Saksağan, Kahin ve Kuşçu oluyor.

Konu bakımından her ne kadar Leb-i derya gibi bir durum sözkonusu olsa da roman iki ana konu üzerinde dönüp dolaşıyor.

1. Romanın kahramanı Toru Okada'nın özel hayatı, takip edeceği yol ve bulacağı çözümler...
2. Toru Okada'nın hayatındaki insanların ve hayvanların Okada'ya olan etkileri!

Boş yere demiyoruz herhalde! Toplamda 738 sayfa olan Zemberekkuşu'nun Güncesi, Doğan Kitap tarafından Türkçe'ye çevrilerek, Murakami hayranlarının beğenisine sunuldu.

Öykü ve romanlarında, karakterlerin psikolojik olarak portresini başarıyla çizen ve okuyucunun karakterlerle rahatlıkla empati kurmasını sağlayan yazar, adeta kulağınızda hoşunuza giden bir müziğin dinleyici de bıraktığı o eşsiz hazza sahip nitelikte bir tat bırakıyor.

Böylesi bir yazarla hali hazırda tanışmamış olanlara ise sadece şunu söylemek istiyorum.

Emin olun, çok şey kaçırıyorsunuz...

Yol yakınken güçlü kelimeleriyle tüm benliğinizi ele geçirecek bu muhteşem adamla bir an önce tanışın derim.

Merak etmeyin, kesinlikle pişman olmayacaksınız!


Bayan Peregrine'nin Tuhaf Hikayesi



Gizemli bir ada,
Terk edilmiş bir yetimhane ve tuhaf fotoğraflar...
İşte karşınızda 'Bayan Peregrine'nin Tuhaf Hikayesi'

Nedendir bilinmez resimli kitapları oldum olası hep sevmişimdir. O an için başka bir maceranın içerisinde nüfus ettiğimden midir yoksa hayal gücümün sınırlarında daha rahat dolaşmama yardımcı olduğundan mıdır bilinmez bir an da keyfin en haline bürünüveririm. Hem de ne keyif, anlatamam. Aynı geçtiğimiz günlerde su gibi akıp giden Bayan Peregrine'nin hikayesinde olduğu gibi...

Hikayemiz adı üzerinde oldukça tuhaf bir hikayeye sahip!
Kimine göre deli saçması, kimine göre ise muhteşem bir çalışma!
Sizin seçiminiz bu noktada hangisinden yana bilmiyorum ama benim yanıtım malum ;)
Yine de duymak -pardon okumak- isteyenler için hemen belirteyim.
Tek kelimeyle "Süperdi!"
Zira bitmesin diye sürekli dua ettiğim, biraz daha benimle kalsın diye okurken tasarruf yoluna gittiğim, ama her seferinde de kendimi okumaktan alıkoyamadığım muhteşem bir serüvendi benim için Bayan Peregrine'nin Tuhaf Hikayesi!

Kitabın genel türüyle ilgili de ne desem bilemedim doğrusu. Macera desem macera değil, fantastik desem tamamıyla fantastik değil. Biraz oradan biraz da buradan derken kelimelerin sihirli dünyası bu kitapta kendisine hayat bulmuş diyebilirim.

Bu arada kitabın içerisinde yer alan tüm o enteresan fotoğrafların hepsinin gerçek olması da işin tuhaf tarafı olsa gerek, ne dersiniz? Evet, evet yanlış duymadınız. Kitabın içerisinde yer alan tüm fotoğraflar, farklı farklı koleksiyonculardan ödünç olarak kullanılmış imajlar olunca insanın aklına da şu soru geliveriyor.

Bu fotoğraflar gerçekse -ki gerçek- kim tarafından nerede ve hangi zaman aralığında çekildi?
En önemlisi de günümüze nasıl geldi?
Zira bahsettiğim fotoğraflar öyle alışık olduğumuz karelerden ibaret de değil!
En basiti havada duran bir kız veya en akrobatik hareketleri benden ala kim yapacakmış şaşarım modundaki kişileri bile tarumar edecek görsellerden bahsediyorum. Kolay değil, insan neredeyse mala bağlayıp, boyut atlıyor.

1980 doğumlu Amerikalı yazar Ransom Riggs tarafından yazılan kitap, korkunç bir aile trajedisi yaşayan 16 yaşındaki Jacob'un babasıyla birlikte oldukça uzak bir adaya yolculuğa çıkmasıyla başlıyor.

Yetim olan dedesinin anlattığı hikayelerle büyüyen Jacob, çocukluğunun büyük bir bölümünü dedesiyle birlikte geçirmiştir. Fakat dedesinin anlattığı o hikayeler ne yazık ki aile büyükleri tarafından pek hoş karşılanmaz. Çünkü dedesinin anlattığı hikayeler bir çocuğa anlatılacak tarzda hikayeler değildir. Gizemli bir adadaki gizemli bir yetimhaneyi ve oradaki çocukların başlarına gelenleri anlatan dede Abe bir gün vefat eder ve Jacop da babasıyla birlikte dedesinin anlattığı o adaya gitme kararı alır. Oysa o adaya giderken başına neler geleceğinden bihaberdir.

Sonrası mı?
Sonrası malum...
Her bir satırı dolu dizgin geçen muhteşem bir macera!

İthaki Yayınları'ndan çıkan "Bayan Peregrine'nin Tuhaf Hikayesi", okurken son
derece keyif alabileceğiniz, anlatım dili ve kurgusuyla da tek kelimeyle sizi sizden alacak bir kurguya sahip, benden söylemesi.

Eğer fantastik - macera ikilisinin yaratacağı bu büyüleyici akıma kendinizi kaptırmaya hazırsanız şimdiden keyifli okumalar dilerim.

Dipnot: Aman canım bu kitabın tadı pek bir damağımda kaldı diyorsanız serinin 2. ve 3. kitapları olduğunu da ayrıca not düşelim ;)

Kitaplardan korkan çocuk!

Siz hiç kitaplardan korkan çocuk gördünüz mü?
Şahsen ben görmedim!
Peki görmek ister miydim? Tabii ki hayırrr…


Zira içinde barındırdığı birbirinden güzel karakterleriyle her seferinde muhteşem bir maceranın kollarını açtığı bir kitap nasıl korkutucu olabilir ki…

Bazen bir kahraman olup canavarlarla savaşırsınız, bazen de imkanı yok dediğiniz hayvanlarla arkadaşlık edersiniz. Dostluğu, paylaşmayı, yardımseverliği, sevgiyi ve bunun gibi bir sürü şeye farkında olmadan şahitlik yapmanız da cabası…
Hal böyleyken kitaplardan korkan çocuk olur muymuş hiç...

O da ne!
Uzaklardan bir yerden, cılız bir çocuk sesi duyar gibiyim sanki, “Ben korkuyorum” diye mırıldanan.
Evet, evet yanlış duymamışım!
Bu ses, Leopoldo’nun sesi değil mi?
Leopoldo’yu tanımayanlar için hemen söyleyeyim.
Leopoldo, Yüreğinin Götürdüğü Yere Git isimli kitabıyla gönüllerde taht kuran Susanna Tamaro’nun sevimli mi sevimli küçük kahramanının adı…
Bir kitap kahramanı olan Leopoldo, 8. yaşına daha yeni girmiş, her çocuk gibi gezmeyi ve eğlenmeyi seven bir çocukken, ailesi ise Leopoldo’nun aksine çocuklarının sevdiği şeylerden hazzetmeyen ve yalnızca kitap okumayı tercih eden bir ailedir.
Oysa onun istediği tek şey yalnızca doyasıya koşabileceği bir çift koşu ayakkabısından başka bir şey değildir.
Ama sonuç her defasında hüsranla sonuçlanır.
Çünkü o çok istediği spor ayakkabıya sahip olmak şöyle dursun, hediye olarak yine bir kitapla karşılaşmak durumunda kalır.
Sonrası ise malum…
Sel akıp giden gözyaşları, yanında da koca bir hayal kırıklığı…
Leopoldo kitapları sevmiyor! Ama onunkisi sebepsiz bir sevmeyiş de değil hani…
Çünkü hangi kitabı açsa kara kara harfler, kara kara lekeler havalarda uçuşmakta, dolayısıyla da çocuğun başı dönmektedir. Çocuklarının bu kitap korkusu hastalığını yenmek için anne ve babası nelere başvurmaz ki…
Ancak sonuç Leopoldo’nun çareyi evden kaçmasıyla sonuçlanır.
Tam da bitti denildiği noktada hikaye sil baştan başlar. Hem de ne başlamak…
Gerek yazım dili, gerekse etkileyici kurgusuyla okurken düşündüren, düşündürürken de sorgulayan “Kitaplardan Korkan Çocuk” isimli kitap için içtenlikle bir solukta okuyabileceğiniz keyifli kitaplardan bir tanesi diyebilirim.
Susanna Tamaro’nun o sihirli kaleminden çıkan “Kitaplardan Korkan Çocuk” isimli bu kitabını hala okumadıysanız eğer mutlaka okuyun derim.

Kids of City'den muhteşem bir kitap kazanmaya ne dersiniz?

İzlenimlerin Derinliği isimli blogumun kardeş sitesi niteliğini taşıyan Kids of City'den muhteşem bir kitap kazanmaya ne dersiniz?
Cevabınız Evet ise bu büyük geri sayımı biraz daha heyecanlandıralım ve Kids of City - Kitap yarışmamızı başlatalım.
Kids of City'nin facebook sayfasını beğendikten sonra; #KidsofCity #Hediyeyağmuru #ÜçKediBirDilek etiketi ile postu kendi sayfanda paylaşıp, en az 3 arkadaşını etiketle. Kids of City'nin facebook sayfasındaki paylaşımın altına yorum olarak katıldım yaz ve Kids of City'den hediye kitap kazan.
2 Ağustos - 9 Ağustos tarihleri arasındaki paylaşımlar değerlendirmeye alınacaktır. Paylaşımlar yarışma süresince herkese açık olmalıdır. Şartları eksiksiz yerine getirenler arasında yapacağım çekilişle 1 kişi, Yapı Kredi Kültür Sanat Yayıncılık dan çıkan Üç Kedi Bir Dilek isimli kitabın sahibi olacaktır.
Kazananlar 10 Ağustos 2016 Çarşamba günü Kids of City facebook sayfasından açıklanacaktır.
Tüm takipçilerime şimdiden bol şans dileriz...

Bir Kutup Ayısı Atasözü Ne Der?

Bir kutup ayısı atasözü ne der?

A-Tik-Tuk, A-Tik-Tuk!

Sınır tanımaz hayal gücüne sahip ödüllü yazar Çiğdem Gündeş, masal düşler yaratmadaki ustalığını bu kez öyküler kaleme almak için kullanıyor. Neler yok ki Gündeş'in öykü pınarında...

Fasolada! Cacıki! Zeibekiko!
23 Nisan Çocuk Bayramı için Ege'nin karşı kıyısından Türkiye'ye gelen Elefteria'nın, Ceren'in ve ailesinin birbirlerinden öğrenecek çok şeyleri var. Hatta bizim bile!
O zaman verin elinizi, şarkılar söyleyelim. Dilimiz farklı belki ama yaşamdan aldığımız tatlar benzer nasıl olsa. Gözlerimizi yumup, bir baba ve oğlun avlanmak için çıktıkları kamp gezisinde sessizce ormanı dinleyelim; fısıldayacağı önemli sırlar var. Neşemize neşe katıp kırmızı bir bisiklerin sırtında var gücümüzle pedal çevirelim.

Güzel bir akşamüstü Eciş'le Bücüş'ün sofrasına konuk olup büyükannemizin anlatacaklarıyla masal masal renklenelim. Dilerseniz Çağrı ve Emre'nin sözlerine kulak verip, karşımıza çıkan engelleri adım adım aşalım. Yeter ki dünyada barış, çocukların gözlerinde hep yaşama sevinci olsun...


Editörlük ve yayıncılığa ilgisi olanlar için muhteşem bir atölye çalışması!

Sizce kitapların gizli kahramanları kimlerdir?

a. Yazarın direkt olarak kendisi
b. Yazarın satırlara döktüğü her bir cümleyi ilmek ilmek işleyen editörler

Tabii ki doğru cevap b şıkkı yani editörler olacaktı! Çünkü kitapların gizli kahramanları kim ne derse desin tek kelimeyle yazıların arasında devleşen ve adeta kelimelerin efendisi kabul edilebilecek editörlerdir. 

Peki editörlük nedir?
Bir metin yayına nasıl hazırlanıp kitaba dönüştülür?
Ya biçim, tasarım, tanıtım, kitap seçimi ve yayın programına ne demeli?

Eğer tüm bu soruların cevaplarını merak ediyorsanız Akademi Jurnal'de yaklaşık 8 hafta sürecek muhteşem bir atölye çalışması sizleri bekliyor, haberiniz olsun.

Sektöre adım atmak isteyenlere son derece önemli katkılar sunacak olan bu atölye çalışmasına konuk olacaklar, Fatma Burçak'ın sunumlarıyla keyifli bir 8 hafta geçirerek, yepyeni bir dünyaya merhaba diyecekler. 

Giderek büyüyen yayıncılık sektöründe çalışan veya çalışmak isteyenler için düzenlenecek editörlük ve yayıncılık atölyesi ilginizi çekiyorsa kaçırmayın derim. Metin yazarı & editör olduğumdan dolayı demiyorum ama eminim ki dersler son derece keyifli geçecektir.Az buçukta olsa ilginiz varsa kaçırmayın derim. Detaylı bilgiye www.akademijurnal.com veya akademijurnal@gmail.com adresinden ulaşabilirsiniz.

Başlangıç: 22 Şubat Pazartesi, 19.30




Bu Nasıl İş? Acayip Bir Okul Macerası

Merhaba ben Mari. 15 yaşındayım ve şişe dibi camlı gözlük takıyor olmamın dışında insanların ilgisini çektiğimi söyleyemem.

Yetmezmiş gibi olağanüstü yeteneklere sahip aile üyelerim de benim müthiş özelliklerimin önüne geçiyor.

Mesela babam... Kendisi ultra aşırı duygusal aşk romanlarıyla ünlenmiş popüler bir yazar.

Peki ya ablama ne demeli? O da beğenilen ve bir o kadar da kendini beğenmiş bir keman virtüözü, inanabiliyor musun?

Annem mi? Ah. O dünyanın en havalı annesi! Yardıma muhtaçlara el uzatan bir iyilik meleği ama ben ailenin en zayıf halkasıyım ve bunu kesinlikle değiştirmem gerek.

Annem, hayır işleri için altı aylığına Mozambik'e gideceği için günlük tutmaya karar verdim. Durun bir dakika! Siz bu satırları okuduğunuza göre ölmüş ya da acayip ünlü olmuş olabilir miyim? Huhu - yaşasın!

Her neyse... Bir yıldır okulun seçkinler sınıfına gidiyorum. Ama sınıf arkadaşlarım dahiliğimin pek de farkındaymış gibi durmuyorlar! İleride bir gün müthiş bir ressam (evet doğru bildiniz, çizmek benim en büyük tutkum! ya da yaratıcı bir kuaför olduğumda benim gibi olağanüstü yetenekli, hitabı kuvvetli, tutumlu ve yardımsever biriyle arkadaş olma fırsatını teptikleri için çok üzülecekler. Boşverin, ben de hiçbirini Nobel ödülü törenime çağırmam, olur biter!

Seçkinler sınıfına kabul edilmem herkesi hatta ailemi bile şaşırtmış olsa da kimse umurumda değil. Hele sürekli dahiyane fikirler peşinde koşturan sınıf arkadaşlarımın durmadan benimle uğraşmalarını hiç ama hiç takmıyorum. Peki, tamam. Bütün bunları azıcık umursuyorum. Off, itirar ediyorum. Aslında herkes beni deli ediyor! Eğer arkadaşların en mükemmeli kopyacı olmasaydı çoktan bir köşeye çekilip, içim çıkana kadar ağlamıştım bile. Bir şekilde bu kendini beğenmiş ukala bozuntularına günlerini göstereceğiz. Her ne olursa olsun, tüm önyargılara rağmen sınıfı beraber bitireceğiz.

Biz kimiz?
Yenilmeziz!

Şimdi plan yapma zamanı! Mesela yakında bir okul gezisi var. Hazırladığım listeye siz de bir göz atsanıza;

1. Benimle dalga geçen Alina'ya hiç unutmayacağı bir ders vermek.
2. Iulius'un bana olan ilgisinin nedenini öğrenmek
3. Çok ama çok eğlenmek

Dostluğun gücü neymiş, herkes görecek!

Almanya doğumlu genç yazar ve çizer Olivia Vieweg'in günlük şeklinde yazıp, resimlediği bu kitap, macera ve eğlencenin iç içe geçtiği öyküsüyle gençlere harika bir okuma deneyimi sunuyor. Onbeş yaşındaki bir kızın okul ve aile yaşantısına göz kırpan bu matrak günlük, sıra dışı çizimleri ve gerçekçi ayrıntılarıyla okurlar arasında adeta bağımlılık yaratıyor.


İşte Benim Hikayem!


Hikaye yazmak istiyor ama nereden başlayacağını bilmiyor musun? Zihnin fikirlerle dolup taşsa da masanın başına geçince bunları nasıl yazıya dökeceğin konusunda endişeli misin? Büyük bit heyecanla hikayeni yazmaya başlayıp sonra bir noktada tıkanıyor musun? İşte o zaman bu kitap tam sana göre!

Yazmak için sadece hayal gücüne sahip olmak yetmez. Harika bir fikri olağanüstü bir hikayeye dönüştürebilmek için izlemen gereken bazı önemli adımlar var. Görülmemiş girişlere, görkemli gelişmelere ve süper sonlara imza atarak belki de hayatının en güzel hikayesini yazabilirsin.

Simon Cheshire'ın yazmak isteyen ya da yazı konusunda kendisini geliştirmeyi amaçlayan okurlar için özel olarak hazırladığı bu kapsamlı kitap, türünün en iyi örneklerinden olup zevkli alıştırmalar ve renkli görseller eşliğinde kurmacanın doğasını anlatıyor. Kitabı eline alan her yaştan okurun içindeki gizli yazarı uyandırmayı hedefleyen Benim Hikayem, aynı zamanda öğretmenlerin sınıf içi çalışmalarında da kullanabilecekleri bir el kitabı niteliği taşıyor.

İlham verici ve yol gösterici öneriler, iyi bir kurgu, cancanlı karakterler ve yaratıcı hikayeler için pek çok fikir Benim Hikayem'de genç yazar adaylarını bekliyor.

Benim Hikayem, tanınan bir yazar olman için sana yardımcı olacak ilham verici fikirlerle dolup taşıyor. Havada uçuşup duran bu fikir balonlarından birkaçını yakalamaya ne dersin?

Haydi o zaman!

Şimdi kaleme sarılıp hayalindeki hikayeyi kağıda dökme vakti. Ne duruyorsun, bunca zamandır başkalarının hikayelerini okuduğun yeter. Artık yazma sırası sende!


Ekşilina'nın hayret verici maceraları...

Evvel zaman içinde, "Yaşam bir tavakekidir" demiş bir Peynir Generali. Bazen tuzlu bazense tatlı. Oysa asıl önemli olan, tadı nasıl olursa olsun bu tavakekinin değerini bilmekmiş aslında...

Muhalif kişiliğiyle tanınan 12 yaşındaki Ekşilina'nın dünyası bir anda başına yıkılır. Eksimistan adını verdiği dört odalı evlerinde, seksen dört saksı bitkisi ile mutlu bir yaşan sürdüren Eksilina'nın annesi ve babası ayrılıyordur. Kahramanımız, dünyanın en uzun kahvaltı sofralarının kurulduğu, her masanın altında günün birinde ünlü olacak genç bir sanatçının gizli resimlerinin keşfedilmeyi beklediği bu evden yani krallığından ayrılmak zorundadır.

Hanginiz kurulu düzeninden, alıştığı hayattan ve sevdiği ortamdan ayrılmak ister ki? Şehrin diğer ucunda mini minnacık plastik bir eve taşınmak, tuhaf bir okula kaydolmak veya sinir bozucu sınıf arkadaşlarıyla aynı havayı solumak kimin umurunda! Ekşilina, tüm bunların üstesinden gelip, ait olduğu yere, yani Ekşimistan'a geri dönüp krallığını yeniden fethetmeye karar verdi bir kere...

Alman Gençlik Edebiyatı Ödüllü yazar Finn - Ole Heinrich ile çizer Ran Flygenring'in ince bir mizahi üslupla hayat verdikleri Ekşilina - Yıkık Dökük Krallığım, çekirdek aile yaşantısındaki ani değişiklikler, duygularla başa çıkma, ayrılık ve hastalık gibi çocuklar üzerinde derin izler bırakan hassas konuları ustalıkla ele alan çarpıcı bir kitap.

Ekşilina'nın hayret verici maceralarının ilkinde, dostumuzun yıkık dökük krallığına geri kavuşmasını izlerken okurken) dumanı üzerinde tüten koca bir kupa dolusu sıcak çikolata içmeye ne dersiniz?

Siz hiç kütüphanede bir aslan gördünüz mü?

Günlerden bir gün kütüphaneye bir aslan gelir. Koca cüssesiyle etrafta salınıp, kitap koridorları arasında kaybolduktan sonra okuma köşesindeki minderlerin üzerinde uyuyakalır. Başta görevliler olmak üzere herkes biraz şaşırsa da kimse ne yapması gerektiğini bilemez. Çünkü kütüphane kuralları arasında aslanlarla ilgili hiçbir madde yoktur.

Kısa sürede kütüphaneyi benimseyen ve ortama ayak uyduran aslan, çalışanların işlerini kolaylaştırmakla kalmayıp, kütüphaneyi ziyaret eden çocukların da sevgisini kazanır. Günler geçtikçe kütüphanenin maskotuna dönüşen sevimli aslan hiç usanmadan kütüphaneye gelmeye devam eder. Taa ki karşılaştığı kötü bir olay nedeniyle kütüphane kurallarını ihlal etmek zorunda kalana kadar.

Amerikalı yazar Michelle Knudsen, kütüphaneye bir aslan sokarak küçük okurları kütüphaneyle, oradaki kitaplarla ve kütüphanede bulunmanın gerektirdiği kurallarla eğlenceli bir şekilde tanıştırırken, Kevin Hawkes ise göz alıcı resimleriyle bu büyüleyici ortamı çocukların hayallerinde daha iyi resmetmelerini sağlıyor.

Yaşı kaç olursa olsun, herkesin yüzünde sıcacık bir gülümseme bırakan Kütüphanedeki Aslan, insana okuma sevgisi aşılayan mucizevi kitaplardan...


Dedemin Uçan Dairesi

Bamya anıtı ile Lahana anıtını duymuş muydunuz? Peki ya canlı bir çim biçme makinesi görmüş müydünüz hiç? Sizin de tonton bir dedeniz varsa eğer emin olun yalnız bunları görüp öğrenmekle kalmaz, uçan daire bile yaparsınız bir gün.

Bizim Cenk'in dedesi bir alem. Gün geliyor kah herkesin akıl danıştığı bir bilgeye, kah içi içine sığmayan şakacı bir çocuğa dönüşüveriyor. Bakmayın siz onun köyde sakin bir yaşam sürüp mısır, buğdağ, domates ektiğine. Elinden gelse aya merdiven dayayıp yıldızlara tırmanacak kadar hayalperest biri o aslında. Bir bakmışsınız atık malzemelerden bir tarihi eser yapmış, bir bakmışsınız altın kavun ektikleri tarlada korkuluk olmuş.

Cenk'in geç yaşta arkeolojiye merak saran babaannesi de dedesini aratmayacak kadar muzip biri. İnsan sıcacık evini, mis gibi tarlasını bırakıp, binlerce yıl öncesinden kalma kap kaçak peşine düşer mi hiç? Sahi, Cenk büyüyünce ne olsa acaba? Gerçi rüyalarında sürekli bir meslekten ötekine konuyor ama aklı bir hayli karışık son zamanlarda. Acaba amcası gibi "Dünya kazan ben kepçe" deyip farklı ülkelerde iş peşinde mi koştursa, yoksa deneyimli bir etnolog veya korkusuz bir kaptan mı olsa?

İnsanın hayalleri ve başarma inancı olduktan sonra üstesinden gelemeyeceği iş yok kuşkusuz. Eh bir de eğer Cenk'inki kadar muzip mucit bir dedesi varsa değmeyin keyfine!

Yaratıcı kalemiyle edebiyatseverleri şaşırtmayı seven ödüllü yazar Koray Avcı Çakman, Dedemin Uçan Dairesi adlı öykü kitabında sıradışı yetişkinlerle meraklı çocukları farklı ortamlarda buluşturarak, meslek seçimi ve kırsal - kentsel yaşam üzerine düşünsel bir yolculuğa çıkarıyor okurlarını...



Hızlı okumada ne durumdasınız?

Bir veya iki sene önce sırf merakımdan Hızlı Okuma Semineri'ne katılmış ve kendi hızıma deyim yerindeyse şaşıp kalmıştım. Malum herkes kendisine göre hızlı okuduğu iddiasında bulunur ama bu ne kadar doğrudur tartışılır.

Hızlı okuma, adından da anlaşıldığı gibi normalden daha kısa sürede daha çok şey okuyup, daha iyi anlamak amacıyla yapılan bir okuma tekniğidir. Yetişkin bir insanın dakikada 150 ile 300 kelime arasında okuma kapasitesinin olduğunu düşünecek olursak eğer zaman zaman kendimize bu testi yapmamızda yarar var diye düşünüyorum.

Süreç içerisinde okuma hızımızda bir düşüş yaşanır mı?
Elbette evet!
Peki bu kadar net nasıl konuşabiliyorum? Çünkü kendimden biliyorum.

Hızlı Okuma Semineri'ne katıldığınız da öncelikle eğitmen tarafından size bolca göz egzersizi yaptırılır. O denli göz kaslarınızı geliştirecek hareketler yaptırılır ki gözünüz neredeyse fıldır fıldır hareket edecek kıvama gelir. Vaay be hareket eden bu göz benim mi diye direk şüpheye bile kapılabilirsiniz. 

Sonrasında da 500 kelimelik bir metin önünüze konularak 1 dakika içerisinde kaç kelime okuduğunuz belirlenir. Aman canım bunu yapmakta ne var demeyin. Birçok kişinin eğitim sırasında çuvalladığını söylememe gerek yoktur sanırım. 

Aslında birçoğumuzun düştüğü yanılgı şuradan kaynaklanıyor. Beyniniz metnin bütününü mü yoksa bir kısmını algılıyor? Bütün mesele bu? Kaldı ki hızlı okumanız da anlama oranınızla eş değerde! Hatta şöyle demek daha doğru olur. Okuduğunu anlamadıktan sonra hızlı okumanın pek de bir önemi yok. Bundan dolayı kendinizi kandırmanıza hiç ama hiç gerek yok.

Çocukluğumdan beri kitaplarla haşır neşir olan birisi olarak okuma hızım konusunda en küçük bir kaygım bile olmadan bir dakika içerisinde 425 kelimeyi sıkıştırarak, sınıfın en iyisi olduğumu daha dün gibi hatırlıyorum. 

Bu eğitimin üzerinden toplamda 2 yıl geçti. Ve itiraf etmem gerekirse eğer o hızımı kaybettmişim. Acı ama gerçek. 

Nereden bildiğime gelince...
Geçtiğimiz günlerde internette dolaşırken hızlı okuma ile ilgili internette bir testle karşılaştım. Eh böyle bir test bulup da yapmamazlık yapar mıyım? Elbette hayır.

Kolları sıvayıp metni okumaya, metin sonunda da okuduğum konuyla ilgili testi başarılı bir şekilde geçtim. Peki sonuç ne oldu derseniz hemen söyleyeyim.

425 kelimeyle kıyaslayınca ortaya çıkan kelime sayısı 275 şeklinde oldu ki bu da ortalama 8. sınıf öğrencisinin okuma hızıyla eş değermiş :) Bende ki durum eyvah eyvah modunda anlayacağınız. Tabii bu rakamı arttırmak yine benim elimde. O yüzden kasmaya hiç ama hiç gerek yok. Nasıl düşürdüysem öyle yükseltmesini de bilirim.

Peki siz okuma hızında ne durumdasınız?
Merak edenler için testin linkini aşağıda paylaşıyorum. 
Şimdiden testi yapacaklara kolay gelsin :)
Her daim hızlı ve mutlu kalmanız dileğiyle  



Duyduk Duymadık Demeyin: Everest İlk Roman Yarışması 2015 Başladı

Kelimelerin sihirli dünyasında yolculuk yapmaya ne dersiniz?
Cevabınız "Evet" ise tam da elimde ilginizi çekecek bir haber duruyor haberiniz olsun.

Everest Yayınları, ilk kez 2006 yılında düzenlediği "Everest Yayınları İlk Roman Yarışması"nın bu yıl dokuzuncusunu gerçekleştiriyor. Siz de böylesi bir yarışmada şansınızı denemeyi istiyorsanız yapmanız gereken şeyler ise oldukça basit.

* Yarışmaya katılacağınız eserin, daha önce herhangi bir yarışmada ödül almaması gerekmektedir.
* Yarışmaya gönderilecek roman dosyaları; bilgisayarda A4 boyutunda dosya kağıdına 12 puntoyla ve 1.5 satır aralığıyla yazılıp, 6 nüsha çoğaltılmış olmalıdır. Bu standart dışında kalan dosyalar değerlendirilmeyecektir. Ayrıca her nüshaya, romanın CD veya disket kopyası ile katılımcının özgeçmişi eklenmelidir.
* Yarışmacılar, yarışmaya tek bir eserle katılabilirler.
* Yarışmada yaş sınırı bulunmamaktadır.
* Yarışmaya katılmak isteyenlerin dosyalarıyla beraber ayrı bir zarfla kısa yaşam öykülerini posta ve e-posta adreslerini, telefon numaralarını içeren bilgileri Everest Yayınları, Ticarethane Sok. No: 15 Cağaloğlu - İstanbul adresine APS, kargo veya kuryeyle göndermeleri gerekmektedir.
* Yarışmaya son katılım tarihi 15 Haziran 2015'dir.
* Yarışma sonucu Eylül 2015'de basın yoluyla açıklanacaktır.
* Ödülü alan roman dosyası Ekim ayı içinde Everest Yayınları'nda kitaplaştırılacaktır.
* Ödül tutarı 3000 TL'dir.
* Yarışmada 1. olan romanın 5 yıllık telif hakkı yayınevine ait olacaktır.
* Seçici Kurul: Cemil Kavukçu, Müge İplikçi, Semih gümüş, Erendiz Atasü ve İnci Aral'dan oluşmaktadır.
* Yarışmaya gönderilen dosyalar iade edilmeyecektir.




Sizin Hiç Maviniz Var mı?

Size sonu mutlu olan, filmlerdeki mucizelerin yaşandığı bir hikaye anlatmak isterdim. Daha çok umut vermek... Şükredeceğim ne kadar çok şey olsa da bu aslında karanlık bir hikaye.

Yine de her gecenin bir güneşi vardır değil mi? Kim bilir, belki genim güneşim de bu kitap olur.

Bu kitabı en çok kadınlar okusun istiyorum.

Bir zamanlar benim yaşadığıma benzer deneyimler yaşamaya başlayan kadınlar, anneler... Henüz yolun başında olanlar... Dağhan doğduğunda keşke bir rehberim olsaydı diye çok düşünmüştüm. Birileri bana yaşama ihtimalim olanları anlatsaydı, belki düşüşlerim, kendimi dövmelerim daha az olurdu. Ama mutlaka olurdu. Annelik, hele de özel bir çocuğunuz varsa deneyimleri paylaşarak görece kolaylaşan bir olgu. Umarım bu kitabı okuyan kadınlar kendilerini daha az döverler.

Bu kitabı en çok erkekler okusun istiyorum.

Kadınları anne olduktan sonra anlamakta güçlük çeken, onlardan uzaklaşan, doğan bebekle beraber onları yalnızlığa iten erkekler...

Bu kitabı en çok önyargıları olanlar okusun istiyorum.

Her yaşananın altında bir bit yeniği arayan, "vah vah" ile başlayıp "ama" diye devam edenler...

Bu kitabı hayatta kötü şeylerin hep kendilerinin başına geldiğini düşünenler okusun istiyorum.

Bu kitabı şükretmeyi gerçekten bilmeyen, en ufak sorunları kocaman yapan, sahip oldukları mucizelerin farkına varamayan anneler okusun istiyorum.

Bu kitabı özel bir çocuğa sahip, düşen, savaşan, gizli gizli ağlayan, ölmeyi, hatta birlikte yok olmayı düşünen, yorgun, bıkkın, en ufak bir şeyde yüzünde güller açan ama gözlerinde hep yüzün olan anneler okusun istiyorum. Yalnız değilsin güzel kadın.

Evet, bu karanlık bir hikaye.

Bu karanlık Dağhan değil. Dağhan bu hikayenin en aydınlık, en masum yüzü. Onu çoğu zaman anlayamayan, anlayamadığı için mutlu edemediğini düşünen ve suçu olan, cevap veremeyecek bir meleğe atan, onunla ayakta duran bir kadının karanlık hikayesi. Olan yanlışlar karşısında cezayı hep kendisine kesen, döven, kanatlarını kanatmaktan çekinmeyen bir kadının hikayesi.

Hep minik umut parçalarına tutunan, bazen yaşadığı hayattan nefret eden, çoğu zaman da şükreden bir kadının hikayesi.

İçindeki yalnızlıktan bir türlü kurtulamamış bir kadının hikayesi...

Her gecenin bir güneşi vardır değil mi? Kim bilir, belki benim güneşim de bu kitap olur.

Buna inanarak yazdım ben...

Şimdiye kadar yaşadıklarım sanki bu kitabı yazmak içinmiş.

Bitince öleceğim.

Çünkü yeniden doğmaya ihtiyacım var.

Yaşadıklarım belki değişmeyecek, belki her gün daha da zorlaşacak. Ama her şeyi elimden, gönlümden geldiğince açıklıkla anlatacağım. Çünkü bu hayatta yalnız olmadığımı biliyorum. Söz uçar, yazı kalır. İnsanlar ölür, izleri kalır. Ben sözümü, izimi bu dünyaya kazımak için yazdım. Belki bir gün Dağhan da okur diye...

***

Öncelikle yukarıda okumuş olduğunuz satırların hemen hepsi, Özge Uzun'un "Sizin Hiç Maviniz Var mı?" isimli kitabına ait. Başarılı sunucunun hazırlamış olduğu kitap; oğlu Dağhan'ın ve mücadeleci bir annenin hafızalardan silinmeyen gerçek hikayesini gözler önüne seriyor.

Senin gibi, benim gibi kısaca herkes gibi hayallerine tutunan, hayallerini gerçekleştirmek için çabalayan bir kadın Özge Uzun.

Bu kitap, gözün gördüğü, yüreğin duyduğu, dilin söyleyemedikleriyle yazılmış çıplak bir kitap; mış gibi yapmayan, figüransız ve çırılçıplak. Bir kadının kendi kalbiyle olan konuşmalarıyla derin, sahici ama en çok da samimi. Biraz kulak kabartırsanız sesini bile duyabilirsiniz.

Bir çift mavi göz, bir çift beyaz kanar, pembe hayaller ve her şeye rağmen umut...


Ben Malala

Cehaleti yenip, çağdaş medeniyet seviyesine erişme noktasında eğitimin ve okumanın önemi hepimizin bildiği üzere kesinlikle yadsınamaz bir gerçek.
Ancak bu gerçeğin bilinmiş olmasına rağmen eğitime verdiğimiz değer ne boyutta diye sorarsanız işte orası tartışılacak kadar ciddi boyutlarda diye düşünmekteyim.

Birazdan bahsedeceğim kız, daha 12 - 13 yaşlarında var ya da yok!
Pakistanlı!
Düzene karşı gelip, eğitim hakkını savunduğu için Taliban örgütü tarafından başından vurulan bir kız çocuğu o!
Oysa daha küçücük...
Masum, savunmasız ve tek yaptığı şey inancı uğruna kendisi gibi hemcinslerinin hakkını savunmak!
Hepsi bu kadar...
Sonuç ise malum!

Ben Malala ismini yanılmıyorsam ilk Vatan Kitap'ta görmüş, sonrasında da "mutlaka okumalısın" sözleri eşliğinde birkaç arkadaşımdan daha duymaya devam etmiştim.

Ben Malala, Pakistan'da Taliban örgütü tarafından başından vurulduktan sonra sağlığına kavuşan Malala Yusufzai'nin otobiyograsi niteliğinde bir kitap. Nitekim Malala aynı zamanda saldırının ardından kız çocuklarının eğitimi için mücadelede simge haline gelen isimlerden biri.

Kitabı elime aldığımda beni can evimden vuran cümlelerden bir tanesi açıkçası şu satırlar olmuştu.
"Ben, Malala!
Haksızlığa maruz kalan ve sonra da susturulan bütün kızlar!
Sesimizi birlikte duyuracağız!"

Malala, henüz 12 yaşındayken yaşadığı Swat Vadisi'nde Taliban'ın okulları kapatıp, kız çocukların
okula gitmesini yasaklaması üzerine blog tutmaya başlayıp, başından geçenleri takma bir isimle BBC'de yazmaya başlıyor.

Peki nedir Malala'ya başından geçenleri yazdıran şey?
Ya Fazlullah adında ortaya çıkan mollanın yaptığı ateşli konuşmaların bir anda bölge halkı tarafından kabul görmesine ne demeli?

Şaşırtıcı ama bir o kadar da gerçekliği olan şeyler bunlar sonuçta!
Peki Fazlullah neler yapıyor, gelin birlikte göz atalım!
Önce ateşli konuşmalarının sonrasında taraftar topluyor.
Sonrasında da insanların para yardımıyla büyüyüp, güçleniyor.
Ardından ise yasaklarda birer ikişer gelmeye başlıyor.
Önce CD ve DVD'ler günah kategorisine sokulup yakılıyor.
Ardındansa sıra televizyonlara geliyor.
Ya devriye gezen ahlak polislerine ne demeli?
Burka zorunluluğu, 15 yaşını geçen kadının sokağa yalnız çıkamaması, kız çocuklarının eğitim hakkının ellerinden alınması derken hayat SWAT bölgesinde yaşanmaz hale geliyor.

Sesimizin değerini ancak susturulduğumuzda anlarız diyen Malala ise korkmadan mücadele ediyor.
Belki verdiği o mücadele ölümün kıyısından dönmesine mal oluyor ama birçok kadının sesi olmayı da başarıyor.

Uluslararası Çocuklar Barış Ödülü'ne layık görülen Malala, Birleşmiş Milletler'de yaptığı konuşmasında da ifade ettiği gibi "Bir çocuk, bir öğretmen, bir kitap ve bir kalem dünyayı değiştirebilir" diyor.

Ne dersiniz sizce de haklı değil mi?

Agatha Christie sevenlere müjde!


Dedektif Hercule Poirot karakterinin yaratıcısı olmasının dışında polisiye edebiyatının da en önemli isimlerinden biri olan Agatha Christie, ölümünün 39. yılında Pera Palas'ta anılıyor.

Son yıllarda otellerin yoğun ilgi göstermeye başladığı edebiyat günleri ne mutlu ki artık çığ gibi büyüyor. Önce Raffles İstanbul, ardından ise Pera Palas'ta başlayan edebiyat günleri okurlarla etkileşime geçmek içinde oldukça birebir. 

Fırsatınız varsa ve bu tip etkinlikler ilginizi çekiyorsa eğer aklınızda bulunsun Pera Palas'ın Mayıs ayı konusu "Agatha Christie Edebiyatı" olacak.

Altın Kitaplar işbirliğiyle Pera Palace Hotel'de gerçekleştirilecek "Perşembe Buluşmalarında" polisiye edebiyatının kraliçesi Agatha Christie'nin polisiye edebiyatına katkısının ve türün günümüzdeki yeri tartışılacak. Düzenlenecek etkinlikte yazar Celil Oker, eleştirmen ve çevirmen Sevin Okyay ve gazeteci Gülenay Börekçi de konuşmacı olarak yer alacak.

14 Mayıs Perşembe günü saat 15.00'te gerçekleşecek etkinliğe katılım ise ücretsiz olacak. Fırsatınız olursa bir uğrayın derim.