Nar Ağacı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

La Sonsuzluk Hecesi...

Nazan Bekiroğlu ile tanışıklığınız oldu mu yoksa olmadı mı bilemiyorum ama benimkisi geç gelen bir tanışma şeklinde olmuştu kendisiyle...
Ancak geç olmuş olmasına rağmen peşinden sürüklenip, gitmeden de yapamamıştım hani...
Öncesinde Bakü, Trabzon, Tiflis, İran, İstanbul derken uzun bir yolculuğa çıkmış, ardından da Nar Ağacı'nın altında oturup yolculuğu sonlandırmıştık yazarla birlikte.
O tadı alabileceğim başka bir kitap bulabilir miyim acaba diye araştırma içerisine girdiğimde ise olan olmuş ve La Sonsuzluk Hecesi ile başka bir yolculuğa çıkıvermiştim.
Nasıl başladığını anlamadığım bir yolculuktaydım sanki...
Yok, yok büyülü bir dünyaya geçiş yaptığım, kelimelerin gücü karşısında kendimi kaybettiğim bir hikayenin içerisindeydim bu sefer...
Daha öncesinde duyduğumuz, bildiğimiz kişiler vardı bu sefer kitapta. Ancak o kadar güzel ve etkileyici bir şekilde anlatılmıştı ki, bildiklerimden bile şüphe eder olmuştum kitap bitip de kapağını kapattığımda...
Hikayenin ismi düştü dilime bir gece: "La"
"İlla" dedim.
Bir ömür boyu aradığım hece harfinin "La" olduğunu bildim.
Sonsuzluk Hecesi ve La...
Kuldu Adem, fıtratındaki merak hissi fazla taşmış, kalbini delip, tenini bile istila etmişti.
O ağaç ve bilmek merakı bir ağaç kurdu gibi oydu beynini Adem'in...
Oysa ki kutsal ruhla balçık arasında geri dönen bedeniydi yalnızca...
Adem ilklerin insanıydı ancak bu ilk sınav hiçbir kula nasip olmayan ağırlıktaydı. 
Bu kadar çok hayır diyebilmek için ne kadar büyük bir evet demiş olmak gerekirdi acaba?
Hikayeyi anlamak için insanın kendisini biraz zorlaması gerektiğini baştan söylemekte yarar var. Zira bilinen tüm dillerin ve tüm insanlığın hikayesi olan Adem ve Havva hikayesi, her dilde başka başka yazılıyor ve herkes kendi dilinde biliyor bu iki ismi... 
Evet, bu iki ismi! Yani Adem ve Havva'yı!
İlk insan, ilk aşk, ilk yasak ve kovuluş...
Eğer Filbahar ağacının gölgesinde filbahar çiçeğinin kokusuyla başlayan ve yine filbahar çiçeği kokusuyla sonlanan böylesi bir hikayenin içerisinde yer alma gibi bir düşünceniz varsa La Sonsuzluk Hecesi'ne bekleriz efendimm :)

Nar Ağacı...

Uzun denebilecek bir yolculuk maratonunun ardından tekrardan evimdeyim (!) Bu arada ben size nereye gittiğimi söylemiş miydim?
Söylemedim mi?
Hay Allah, ben de söyledim sanıyordum.

Reel anlamda hiç tanımadığım güzel ve inanılmaz bilgi donanımına sahip yol arkadaşım eşliğinde Trabzon, Tebriz, Tiflis, Batum, Bakü, İstanbul derken uzunca bir yolculuğa çıkmıştım.
Daha önceden kararlaştırmış olduğum bir seyahat değildi aslında bu sürpriz gidiş...
Dediğim gibi yol arkadaşıma dair de herhangi bir fikrim yoktu zaten.
Yanımda oturacak kişinin kim olduğunu bilmeden oturdum koltuğa...
O sırada yanıma yüzünde hoş bir tebessümle orta yaşlarında bir kadın oturdu.
Evet, yol arkadaşımı tanımıyordum ama bir o kadar da tanıdık geliyordu bana nedense...
Bir tek adını ve soyadını duymuştum, o kadar...
Kimbilir belki siz onu daha önceden tanıyorsunuzdur, belli mi olur.
Benim yol arkadaşım Prof. Dr. Nazan Bekiroğlu'ydu.
5 senelik bir sürecin sonunda meyvesini aldığı Nar Ağacı'nın tanelerinden ister misin diye sormuştu, bana...
Hoşuna gidecek bir doğu masalının içerisinde kaybolmaya var mısın diye de eklemişti ardından...
Masal mı, büyülü bir yolculuk mu?
Kaçırır mıyım?
Yada hayır deme gibi bir lüksüm var mı, sizce?
Cevap belli...
Elbette ki hayır, böylesi bir yolculuğu imkanı yok kaçıramam.
Her ne olursa olsun o büyülü masalın ardından gitmeli, o dönemi bizzat yaşamalıydım.
Yolumuz uzundu ne de olsa...
Anlatacak şeyler de epeyce fazlaydı.
Ama bu anlatış benimkilerden ziyade, daha çok yol arkadaşımın kaleminden çıkan kelimelerle bezeliydi...
Bekiroğlu'nun kaleminden dökülen o sihirli kelimelerle, Balkan Savaşı yıllarından, I. Dünya Savaşı'na uzanan bir öykünün içerisinde adeta kendime yer bulmaya çalıştım.
Tuhaftır ki o dönemi özümserken hiç zorlanmadım.
Aksine kolayca adapte oldum.
Kah Yasemen oldum, kah büyükhanım...
Trabzon'da ve Tebriz'de doğup birbirlerine doğru yol alan iki hayat vardı önümde...
Ve delice akarken bir anda durgunlaşan iki ırmak...
Aslında sadece iki değil, çok ırmak vardı...
Tebriz'in meşhur halı tüccarının deli fişek oğlu Setterhan ve Trabzonlu inci tanesi Zehra...
İki büyük savaşın savurup yeniden şekillendirdiği hayatlar, muhacirlik, tehcir, mücadele, kader...
Farklı inançların aktığı ortak zemin, üç ülke, üç sevda...
Doğu masalı kadar zengin, hayal kadar güzel, hayat kadar gerçek bir hikayeydi bu...
Ve o büyülü hikayenin adı gövdesine inen balta iziyle gözyaşını akıtan "Nar Ağacı" idi.

NOT: Son zamanlarda okuduğum en etkileyici kitaplardan birisiydi Nar Ağacı. Okumadım, adeta o dönemi yaşadım. Karakterlerle yakınlık kurdum. İmgeler beynimin kıvrımlarında yer etti adeta. Bu kitabı bizlerle buluşturduğu için Timaş ailesine binlerce kez teşekkürler...

Nar Ağacı - Nazan Bekiroğlu from Timaş Yayın Grubu on Vimeo.