Klavye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Kitapların peşine takılıp büyüleyici bir seyahat yapmaya ne dersiniz?


Hatırlayacağınız üzere geçtiğimiz günlerde romanlardan ilham alan otellerle ilgili post'umu hazırlarken, son zamanlarda bir trend haline gelen ve çoğu insan tarafından da kabul gören edebiyat turizmine dair bir yazı hazırlayacağımın bilgisini vermiştim. Ehh hazır tatil modundan da çıktığıma göre yazımı satırlara dökmek için hiçbir engelim kalmadı.

Şimdiye kadar pek duyulmamış, son yıllarda ise edebiyat tutkunları için adeta trend haline gelen bu seyahat türü tam olarak neyi kapsıyordu peki? Neydi onu bu denli popüler hale getiren? Havası, suyu, ambiansı mı yoksa bambaşka bir şey miydi onu bu kadar etkili kılan?

Sorular, sorular, sorular... Ardı ardına sıralanabilecek nitelikte bir sürü soru kalıbı! Ama yine de kültür turizminin bu yeni biçimi hakkında fikir sahibi olmayanlar için öncelikle şunu belirtmekte yarar var. Edebiyat turizmi adı üzerinde edebiyatla bir biçimde alakalı şehirlere, kasabalara veya mekanlara seyahat anlamına gelmekte. Yani bir nevi yazarların yaşadığı yada romanlarının geçtiği yerlere yapılan yolculukları içeriyor.

Her zevke ve her kültürel sınıfa uygun bir yer bulmak da mevcut. Dileyen Ege adaları olmak üzere Homeros destanının geçtiği yerleri gezebilirken, dileyen de Kafka'nın Prag'ına doğru yola çıkabilir.

Düşünsenize kaç edebiyat tutkunu bir kitabı okuyup da karakterin peşinde kendisini sürüklenip, giderken bulmaz. Bir bakmışsınız Paris'te, bir bakmışsınız Dublin'in sokaklarında dolaşıyorsunuz. İşte hayalinizdeki bu imgelemeleri gerçekliğe dönüştürmek için edebiyat turizmi tam da size göre birşey.


Maeve Binchy'nin kitaplarıyla Dublin'in sokaklarında gezip, hüznün, umudun, hırsın, sevginin, kırgınların giderildiği o meyhaneyi hatırlamayan kaç kişi vardır ki? Peki sadece Maeve Binchy ile mi geziyorduk o sokakları. Elbette hayır!

James Joyce, Samuel Beckett, Oscar Wilde ve William Butler Yeats'ın müdavimi olduğu, gaz lambasının titreyen alevleri altında, İrlanda viskisi eşliğinde kaleme aldıkları eserleri ve o matruk barı unutmak ne mümkün.

Peki Paris'in edebiyat başkenti sıralamasında birinciliği kimseye kaptırmamasının nedenini hiç düşündünüz mü? Gelin birlikte beyin fırtınası yapalım. Asıl neden Victor Hugo muydu yoksa? Yok, yok kesin Alexander Dumas'tır diyenler için hemen söyleyeyim. Elbette ki asıl neden ne Hugo ne de Dumas'tan dolayıydı...


Asıl neden elbette ki 1900'lerin ilk yarısında Ernest Hemingway, Gertrude Stein ve elbette ki Muhteşem Gatsby'nin yaratıcısı F. Scott Fitzgerald gibi birçok yazar ve sanatçının bu büyülü şehirde yaşamış olmasıydı.

Her ne kadar edebiyat turizmi ülkemizde daha gelişmemiş olsa da önümüzdeki günlerde bizde de etkisinin büyüyeceğine dair inancım sonsuz. Benim için yurt içi olmuş, yurt dışı olmuş farketmez, yeter ki edebiyat turizmine dair bir seyr-ü sefer de bulunayım diyenler için gidebileceğiniz yerlere gelin birlikte göz atalım.

Edebiyatın Başkenti Paris...

Siz, siz olun yolunuzu Paris'e düşürdüğünüz bir gün de mutlaka Hotel du Quai Voltaire'e gidin. Bir yanınızda Seine Nehri, diğer yanınızda ise ünlü Louvre Müzesi...


Burada konaklamanız da şart değil elbette. En azından lobisinde oturup, kahvenizden bir yudum aldığınızda da o havayı rahatlıkla soluyabilirsiniz. Unutmamanız gereken tek şey Oscar Wilde gibi dünyaca ünlü bir yazarın bu otelde uzun süre yaşamış olması.


Paris'te görmeniz gereken yerlerden birisi de elbette Samuel Beckett ve James Joyce'un yaşadığı bölge olarak da bilinen Ecole Normale Superieure. Godot'u Beklerken'i veya Ulysses'in kahramanlarının yaşadığı bu bölgede dolaşmak ve o havayı solumak eminim ki sizi bambaşka bir boyuta sürükleyecektir.


Ya Victor Hugo'nun ünlü kahramanı Notre Dame'ın yavaş adımlarla çıktığı kilisenin merdivenlerine yada Marais bölgesinde bulunan La Maison de Victor Hugo'nun bugün müzeye dönüştürülmüş evini görmeye ne demeli?


Ernest Hemingway’i de unutmamak lazım. Zira Güneş Gene Doğar isimli eserini yazdığı yerdir Paris...

O zaman hadi gelin fotoğraflarla zamanda yolculuk yapalım...

Duyduk duymadık demeyin! Yarın Oliver Twist'i düşlemek üzere Londra'da olacağız...

Kabuğuna Sinmiş Adam...

Yaz gelince insana nedense bir rehavet de otomatik olarak çöküveriyor ya da bu durum sadece benim için geçerli bilemiyorum doğrusu.

Yine aynı hızla okuyorsunuz ama iş sözkonusu okuduğunuz kitapları bloga yazmaya gelince aman Allah'ım bir tembellik durumları baş göstermeye başlıyor ki eyvah eyvah...

Nitekim bir kere tembellik yapmaya başladığınızda da illa ki devamı geliveriyor. Bu nedenle silkelenip, kendime gelme zamanı diyorum.

Sonrasında da klavyemi seri bir şekilde tıkırdatarak, okuduğum kitapları eski tempomu yakalamak suretiyle kaldığım yerden paylaşmaya devam ediyorum.

Sizlerle paylaşacağım bugünkü kitabı neredeyse 1 ay önce, uçağımın kalkış ve inişi arasında geçen 1 saatlik zaman dilimi içerisinde okuyup, bitirmiştim.

Rus edebiyatı deyince akla gelen ilk isimlerden biri olan Anton Çehov'un öyküleriyle birlikte uçmuştum anlayacağınız Antalya'ya...

O etkileyici diliyle anlatmış, ben de hayranlıkla okuyup, karakterlerle kendimi özdeşleştirmiştim. Zira Kabuğuna Sinmiş Adam'daki karakterler o kadar tanıdık gelmişti ki, etrafınıza bakmanız yeterli oluyordu. Dolayısıyla dertlerimizin ortak, düşmanlarımızın ise bir olduğunu görüyor ve tam da bu noktada umutlanıveriyordunuz. Kendi düzeninden başka düzen tanımayan, atın bile takmayacağı gözlükleriyle yaşayan insanların karşısında duran, tepki veren, haykıran karakterleri adeta bağrınıza basarak, gülümseyiveriyordunuz.

Anton Çehov'un büyülü dünyasına yolculuk yapmak isteyenler için Kabuğuna Sinmiş Adam, kaçırılmayacak kitaplardan birisi niteliğinde, benden söylemesi...

Zim Zalla Bim Dediğimde Zümrüt Şehrine Gidebilsem Nolurdu Sanki!

En son attığım post'a bakıyorum da blogumu güncelleyemediğimden yakınıp, bu duruma en kısa zamanda son vereceğimi söylemişim. Aradan geçen zaman dilimine bakınca benim cephemde pek de değişen birşey olmamış oysa ki... O aralıkta güncelleyeceğim dediğim sayfama yine zaman ayıramamışım. Bu nedenle bu sefer bu son vs. tarzında söylemlerde bulunmayacağım. Onca yoğunluğun arasında fırsat bulursam ne ala diyeceğim ve fırsatını yakaladığım anlarda da klavyemi seri bir şekilde tıkırdatacağım... Artık ne kadar olursa, ne kadar yazabilirsem kısacası...
En son attığım post'a bakıyorum da blogumu güncelleyemediğimden yakınıp, bu duruma en kısa zamanda son vereceğimi söylemişim. Aradan geçen zaman dilimine bakınca benim cephemde pek de değişen birşey olmamış oysa ki... O aralıkta güncelleyeceğim dediğim sayfama yine zaman ayıramamışım. Bu nedenle bu sefer bu son vs. tarzında söylemlerde bulunmayacağım. Onca yoğunluğun arasında fırsat bulursam ne ala diyeceğim ve fırsatını yakaladığım anlarda da klavyemi seri bir şekilde tıkırdatacağım... Artık ne kadar olursa, ne kadar yazabilirsem kısacası...
Bugün kaleme alacağım yazıya gelince... Küçüklüğünde Oz Büyücüsü isimli kitabı okumayan veya bir şekilde adını duymayan yoktur herhalde. Sizi bilmem ama benim için özel bir anlamı olan kitaplardan birisidir Oz Büyücüsü... Kitabını bu kadar severken filminin vizyona girdiğini görünce dayanamadım ve iş yerinden bir arkadaşımla birlikte sinemanın yolunu tuttum.
Sizi bilmem ama fantastik türdeki hemen her film beni başka diyarlara götürdüğü için o noktadan sonra ben filmi izlemek yerine kendimi bizzat olayın içerisinde buluveriyorum. İzlemiyorum adeta yaşıyorum o anları. Açıkçası çokta keyif alıyorum...
Filmimize gelirsek... Her kadına aynı numaraları çeken iflah olmaz çapkın, yakışıklı üçkağıtçı, bir panayır sihirbazı olan Oscar Diggs, iri bir adamın hışmından kaçarken, fırtınada sepetine atladığı balonla hortumun içine girerek Oz Ülkesi'ne düşer. Oscar'ın buradaki başlıca iki dostu ise kanatlı maymun Finley ve porselen kız olur. 

Oscar, ülkeyi kralı öldürdükten sonra tek güç sahibi olmak için planlar yapan cadı Evanora ve sonradan kendinden de kötü bir cadıya dönüştürdüğü kardeşi Theodora'nın elinden kurtarmak için iyi cadı Glinda ile işbirliği yapar. 

Doğrusu filmin siyah beyaz başlayıp, renkli ve geniş perdeye doğru geçişi açıkçası insanda tam bir ferahlık hissi veriyor. Ben izlerken inanılmaz keyif aldım. Fantastik filmlerden hoşlananlar ve içindeki çocuğu her daim yaşatanlar için kaçırılmaması gereken filmlerden bence Muhteşem ve Kudretli Oz... Gösterimden kalkmadan gidip izleyin derim :)

Tıkkk tıkkkk, Açın Kapıyı, Ben Geldim :))

Yaklaşık 2 aydır iş yoğunluğundan dolayı bloguma pek birşey ekleyemez oldum. 
Aslında pek birşey demek yerine hiçbir şey ekleyemedim desem daha doğru olacak sanırım.
Zira aklım burada olmuş olmasına rağmen bir türlü uygun an'ı yakalayamadığımdan mütevellit, klavyemi de maalesef ki tıkırdatamadım.
Dolayısıyla kim ne yapmış, ne okumuş, ne izlemişlerle geçti koskoca 60 günüm...
Tabii bir de bol bol çalışmakla...
Üzgünüm ama bu 60 gün içerisinde tek bir sayfa bile kitap okuyamadım. 
Sonuç mu?
Sonuç elbette ki yeni yılla birlikte hayatımda iyileştirme yapma kararıyla sonuçlandı.
Çok gerekmedikçe mesaiyi 18.00 itibariyle iş yerimde bırakacağım ve kaldığım yerden ailemle, arkadaşlarımla, blogumla ve en önemlisi de kültür - sanatla her daim iç içe olarak geçirmeye devam edeceğim.
Ehhh dolayısıyla bol bol da paylaşımda bulunacağım :)
Hem de eskisinden daha çok...
Hepinizi çok özledim, hepinizin paylaşımlarını merak ediyorum.
Ve diyorum ki siz çayları, kahveleri hazırlayın. Birazdan size geliyorummm...
Merak etmeyin kekler de benden :)
Son olarak gecikmeli de olsa hepinize musmutlu bir yıl olmasını diliyorum.
Gönlünüzden geçirdiğiniz her güzellik sizinle birlikte olsun, mutlu yıllar...