Kendi Şeytanınızla Karşılaşmaya Hazır mısınız?

İtiraf edeyim ülkemizde Derin Kabus adıyla gösterime giren "As Above So Below" isimli filmi ne yalan söyleyeyim daha önce hiç duymamıştım. Ta ki benim gibi sinema delisi olan (yok yok kesinlikle o benden daha manyak) sevgilim mutlaka bu filmi izlemelisin, tam senin tarzın diyene kadar da filme dair en ufak bir fikrim yoktu. Artık nasıl bir önemsememe moduysa benimkisi, bırakın ismini hatırlamayı afişine bile adeta bir uzaylı gibi bakıp içimden fısır fısır "Hımm bak şu işe, demek böyle de bir film varmış" demiştim.

Ezoterik bir öğretiden yola çıkılarak yapılan As Above, So Below isimli filmde alttan alta bilinçaltımıza verilmeye çalışılan mesaj aslına bakılırsa tam olarak "Yukarıda ne varsa, aşağıda da o vardır" gerçeğiyle ilintilidir de denilebilir.

Ölen babasının başladığı işi tamamlamayı kendisine takıntı haline getirmiş olan hırslı arkeolog Scarlett, bir sürü bulmaca ve araştırmanın sonucunda çareyi Paris'in yasaklı yer altı dehlizlerine inmekte bulur. Yasaklı yeraltı dehlizleri deme nedenim filmin günümüzde yalnızca bir buçuk kilometrelik bölümüne ziyaretçi kabul edilen, ancak 300 kilometre gibi devasa büyüklükte bir uzunluğa sahip olan Paris'teki yer altı mezarlıklarında çekilmiş olmasındandır. Tabii ziyaret edilebilen kısmında ve yalnızca hükümetin verdiği izin doğrultusunda diye de küçük bir ekleme yapmakta yarar var.


Filmde bir grup gezgini, Paris metropolünün saklı kalmış yer altı mezarlıklarını araştıracakları gizem ve macera dolu bir yolculuğa çıkarken görürüz. Sokaklardan daha dolambaçlı olan yerin altı, kaşifleri uzun zaman önce kendini unutturmuş gizemler ve ölülerden arta kalanlar kadar kendi şeytanlarıyla da yüzleştirir.

Her biri kendi kişisel şeytanıyla karşı karşıya kalan kahramanlarımızın, kendilerini bu yerden kurtarabilmelerinin ise tek bir yolu vardır. O da karşılaştıkları bulmacaları çözebilmek...

Klostrofobinin o ürkütücü dinamiğini ele alıp, son derece başarılı bir şekilde filme yediren John Erick Dowdle'ı ortaya koyduğu bu işten dolayı ne kadar tebrik etsek az olur herhalde. Zira yönetmen o duyguyu izleyiciyi aktarmakta son derece başarılı bir performans sergilemiş.


Korku seviyesi yüksek olmamakla beraber film süresince izleyicisini koltuğunda huzursuz etmeyi çok güzel bir şekilde başaran As Above, So Below, hepimizin peşini bırakmayan kişisel şeytanları ortaya çıkarmak üzere kurulu hikayesiyle insan ruhunun derinliklerine ulaşmada emin olun hiçte zorlanmıyor.

Hermetik - Okültik öğretilerle beslenen bu filmi korkudan titremek için olmasa da, gerilmek için mutlaka izleyin derim. Kimbilir belki siz de benim gibi kendi şeytanınıza ulaşırsınız, belli mi olur :)

İşte İngiltere'nin hafızalara kazınan en iyi 10 romanı!

BBC Kültür Sitesi, dünyanın farklı ülkelerinden 82 edebiyat eleştirmeni ile görüşerek İngiltere'nin en iyi romanları konusundaki düşüncelerini sordu. Listede kimler yok ki? George Eliot'tan Virginia Woolf'a, Charles Dickens'tan Mary Shelley'e kadar her bir eseriyle hafızalara kazınan yazarları listede göreceğiniz yüzde yüz garanti! 

İşte yabancıların gözüyle İngiltere'nin en iyi 10 romanı

1. Middlemarch - George Eliot, 1874
2. Deniz Feneri - Virginia Woof, 1927
3. Mrs Dalloway - Virginia Woolf, 1925
4. Büyük Umutlar - Charles Dickens, 1861
5. Jane Eyre - Charlotte Bronte, 1847
6. Kasvetli Ev - Charles Dickens, 1853
7. Uğultulu Tepeler - Emily Bronte, 1847
8. David Copperfield - Charles Dickens, 1850
9. Franskenstein - Mary Shelley, 1818
10. Gurur Dünyası - William Makepeace Thackeray, 1848

Güç Seninle Olsun!

Aylar öncesinden yayınlanmaya başlayan fragmanlarıyla hemen hepimizi etkisi altına almayı başaran Star Wars'ın son filmi Star Wars: Güç Uyanıyor; geçtiğimiz Aralık ayında gösterime girmiş ve girdiği ilk haftadan itibaren de boxoffice listesindeki birinciliği de uzunca bir süre kimseye kaptırmayarak zirvedeki yerini korumuştu.

Peki zirvedeki yerini haftalarca korumuş olmasına bir Star Wars hayranı olarak şaşırdık mı?

Elbette hayır...

Ne de olsa dile kolay, Star Wars'ın hayatımıza girdiği tam tamına 38 yıl olmuş.

Her ne kadar benim temerrüt ilk yayınlandığı dönemlere yetişmemiş olsa da televizyon serisi ile başlayıp sonrasında beyazperde de v'uku bulan bu seriye karşı bağımlı olma durumuma görüldüğü üzere pek de mani olamadı. Zira Star Wars'ın televizyonda yayınlanan hemen her bölümünü daha dün gibi hatırlıyorum. Çünkü ailemdeki erkeklerin Star Wars hayranlığını bilmeyen yok. Eh böyle bir ortamda büyüyüp de etkilenmeme gibi bir durum da olamayacağı için yapacak birşey yok.


O halde serinin hemen hemen bütün bölümlerinde sıkça duyduğumuz üzere "Güç, seninle olsun!"

Hikaye bakımından değerlendirildiğinde film, bir bakıma orijinal üçleme ve yeni üçleme arasında adeta bir köprü görevi üstleniyor. Bu nedenlerden dolayı da Yıldız Savaşları veya nam-ı değer Star Wars, bu son filmiyle neredeyse serinin ilk filmi olan A New Hope'un izinden giderek, 1999 - 2005 yılları arasında gösterime giren ikinci üçlemenin kötü anılarını da hafızalarımızdan temizlememize yardımcı oldu.

Serinin son filminde bu sefer seriye yeni katılan Rey ve Finn karakterlerinin çevresinde şekillenen, Karanlık Taraf olan İlk Düzen'den kaçarak hayatta kalma ve Droid BB-8'e verilen gizli görevi yerine getirme öyküsüne şahit olduk.


Lawrence Kasdan & J.J Abrams ve Michael Arndt'in senaristliğini üstlendiği filmin yönetmenlik koltuğunda ise yine J.J Abrams ve ekibinin olduğunu görüyoruz. Bu da ne yalan söyleyeyim Star Wars için oldukça iyi bir gelişim.

Zira Güç Uyanıyor ile bayrağı devralan bu genç kadro, orijinal üçlemeyi zamanında seyrederek büyüyen ve şimdilerde de yenilik peşinde heyecanla yürüyen bir genç kuşağın temsilcileri. Durum böyle olunca filmin seyirci üzerinde bıraktığı o etki, her ne kadar kişiye göre değişkenlik gösterse de Abrams'ın Star Wars: Güç Uyanıyor'daki etkisi de yadsınamaz bir gerçek.

Film hali hazırda sinemalarda oynuyor mu bilemiyorum ama serinin son filmi hala gösterimden kalkmadıysa eğer keyifli bir 135 dakika geçirmek için şansınız varken geç kalmayın derim.

Kapanışı ise bu seferlik izninizle YODA'nın çok sevdiğim sözüne ayırarak, yapmak istiyorum.

"Korku, karanlık tarafa giden yoldur. Korku öfkeye, öfke nefrete, nefret ise acıya yol açar."

Herkese şimdiden iyi seyirler...

Predestination: Zamanda yolculuk yapmaya hazır mısın?

İnsanların genellikle akıl tutulması yaşadığı "zamanda yolculuk" kavramı, malum zaman zaman da olsa kafaların karışmasına yol açabiliyor. Ancak ortada böyle bir gerçek olmuş olmasına rağmen insanda uyandırdığı merak duygusunun tüm bedeni sarması gibi de bir durum sözkonusu. Hele de bu tür konulara ilginiz varsa o zaman kafanızda oluşabilecek sorulara şimdiden hazır olsanız iyi edersiniz.

Malum sinema sektörü; insanların yoğun ilgi duyduğu veya bilimin hala cevap bulamadığı, bulmuş olsa da bunu kitlelere izah etmekte zorlandığı konulara yoğun ilgi duyuyor. Ehh bu konulardan birini de elbette zamanda yolculuk kavramı oluşturuyor.

Bilim kurgu konusunda adeta bir duayen olan Robert Anson Heinlein'in "All You Zombies" adlı eserinden uyarlanan "Predestination" isimli filmi de, zamanda yolculuk kavramını izleyiciye salt bir şekilde gösteren yapımlardan birisi olarak karşımıza çıkıyor. Film, aslına bakarsanız yaklaşık bir dakikada size anlatılabilecek dede paradoksunun filme dökülmüş hali de denilebilir.

Bilmeyenler için dede paradoksuyla ilgili küçük bir hatırlatma yapmakta yarar var tabii. Paradoksun temelini "Eğer bir zaman makinesi icat edip, geçmişe gittikten sonra dedenizi öldürürseniz ne olur?" sorusu oluşturuyor. Cevap aslına bakarsanız son derece basit. Zira buna göre ya sizin doğmamış olmanız ya da zaman makinesinin icat edilmemiş olması gerekiyor. Çünkü çoğu fizikçiye göre böyle bir durumda yeni bir zaman çizgisi oluşuyor ve dedesini öldüren kişi de farklı bir kimlikle yeni yaratılan zaman çizgisinde hayatına devam etmeye başlıyor.

Sıkı bir bilimkurgu filmi olan Predestinastion, zamanda seyahat edip olmuş ya da olası olayların önüne geçmeye ve suçluları yakalamaya çalışan bir zamansal ajanın hikayesini konu ediyor.

Gizli bir servise bağlı çalışan ajanın son görevi ise; 1975 yılında New York'ta yaptığı bir patlamada 11.000 insanın ölümünden sorumlu olan Fiyasko Bombacısı adlı kişiyi bulup, bu patlamanın hiç yaşanmamış olmasını sağlamak. Görevi için 1970 yılına New York'ta bir barda, barmen olarak çalışmaya başlayan ajan, orada "Evlenmemiş Anne" rumuzlu John isimli bir köşe yazarıyla tanışır. Küçük bir bar sohbetiyle başlayan ikilinin sohbeti, gecenin ilerleyen saatlerinde ise daha da derinleşir. Filme dair söylenecek ve yazılacak birçok şey olmuş olmasına rağmen daha fazla spoiler vermemek adına filmle ilgili bu kadar detay yeterli olacaktır sanırım.


2009 yapımı Daybreakers gibi vasat bir film sonrasında, alışık olduğumuz klişe zaman yolculuğuna değişik bir yaklaşım getirmeyi kendilerine misyon üstlenen Spierig kardeşleri açıkçası ne kadar takdir etsek azdır doğrusu. Zira seyircinin filmde kalması için ellerinden ne geliyorsa ustaca yapmışlar. Kaldı ki kafa karışıklığı yaratma potansiyelinin en yüksek etmen olduğu böylesi bir kavramı detaylı ve anlaşılır bir şekilde filme yedirmişler ki daha n'olsun.

Dolayısıyla Predestination paradoks açısından oldukça karmaşık ve zor bir yapıya sahip olmuş olsa da, kurguyu çözümleme açısından son derece kolay bir film niteliğinde olan yapımlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Ucundan kıyısından da olsa zamanda yolculuk gibi kavramlara özel bir ilginiz varsa Predestination'u mutlaka izleyin derim :)

Bu Nasıl İş? Acayip Bir Okul Macerası

Merhaba ben Mari. 15 yaşındayım ve şişe dibi camlı gözlük takıyor olmamın dışında insanların ilgisini çektiğimi söyleyemem.

Yetmezmiş gibi olağanüstü yeteneklere sahip aile üyelerim de benim müthiş özelliklerimin önüne geçiyor.

Mesela babam... Kendisi ultra aşırı duygusal aşk romanlarıyla ünlenmiş popüler bir yazar.

Peki ya ablama ne demeli? O da beğenilen ve bir o kadar da kendini beğenmiş bir keman virtüözü, inanabiliyor musun?

Annem mi? Ah. O dünyanın en havalı annesi! Yardıma muhtaçlara el uzatan bir iyilik meleği ama ben ailenin en zayıf halkasıyım ve bunu kesinlikle değiştirmem gerek.

Annem, hayır işleri için altı aylığına Mozambik'e gideceği için günlük tutmaya karar verdim. Durun bir dakika! Siz bu satırları okuduğunuza göre ölmüş ya da acayip ünlü olmuş olabilir miyim? Huhu - yaşasın!

Her neyse... Bir yıldır okulun seçkinler sınıfına gidiyorum. Ama sınıf arkadaşlarım dahiliğimin pek de farkındaymış gibi durmuyorlar! İleride bir gün müthiş bir ressam (evet doğru bildiniz, çizmek benim en büyük tutkum! ya da yaratıcı bir kuaför olduğumda benim gibi olağanüstü yetenekli, hitabı kuvvetli, tutumlu ve yardımsever biriyle arkadaş olma fırsatını teptikleri için çok üzülecekler. Boşverin, ben de hiçbirini Nobel ödülü törenime çağırmam, olur biter!

Seçkinler sınıfına kabul edilmem herkesi hatta ailemi bile şaşırtmış olsa da kimse umurumda değil. Hele sürekli dahiyane fikirler peşinde koşturan sınıf arkadaşlarımın durmadan benimle uğraşmalarını hiç ama hiç takmıyorum. Peki, tamam. Bütün bunları azıcık umursuyorum. Off, itirar ediyorum. Aslında herkes beni deli ediyor! Eğer arkadaşların en mükemmeli kopyacı olmasaydı çoktan bir köşeye çekilip, içim çıkana kadar ağlamıştım bile. Bir şekilde bu kendini beğenmiş ukala bozuntularına günlerini göstereceğiz. Her ne olursa olsun, tüm önyargılara rağmen sınıfı beraber bitireceğiz.

Biz kimiz?
Yenilmeziz!

Şimdi plan yapma zamanı! Mesela yakında bir okul gezisi var. Hazırladığım listeye siz de bir göz atsanıza;

1. Benimle dalga geçen Alina'ya hiç unutmayacağı bir ders vermek.
2. Iulius'un bana olan ilgisinin nedenini öğrenmek
3. Çok ama çok eğlenmek

Dostluğun gücü neymiş, herkes görecek!

Almanya doğumlu genç yazar ve çizer Olivia Vieweg'in günlük şeklinde yazıp, resimlediği bu kitap, macera ve eğlencenin iç içe geçtiği öyküsüyle gençlere harika bir okuma deneyimi sunuyor. Onbeş yaşındaki bir kızın okul ve aile yaşantısına göz kırpan bu matrak günlük, sıra dışı çizimleri ve gerçekçi ayrıntılarıyla okurlar arasında adeta bağımlılık yaratıyor.